İnebahtı’da Neler Oldu?
Osmanlı İmparatorluğu 15. ve 16. yüzyıllarda, Kuzey
Afrika’dan tutun da Akdeniz ve Kızıldeniz’e kadar yayılışını sürdürüyordu. Bu
yayılmayla birlikte, yeni savaş tekniklerini özellikle de denizlerde yaşam ve
mücadele tekniklerini de öğrenmek gerekiyordu. Denizlere açılan Osmanlı, birçok unsurla da savaşmak zorundaydı. Venedikliler,
Cenevizliler, İspanyollar, Portekizliler ve her türlü korsanla mücadele,
bunları kapsıyordu.
Düşmanların deniz teknikleri ve savaş biçimleri onlara çok
yabancıydı her şeyden önce. Bunun için önce İslamlaşmış korsanların deneyim ve
güçlerinden yararlanıldı. Kaptan-ı Derya
Barbaros Hayrettin Paşa,Turgut Reis, Kılıç Ali Paşa, Uluç Hasan Paşa gibi
isimleri bunlara örnek verebiliriz. Diğer taraftan hammadde yönünden Batılıları
kıskandıracak bir zenginliğe sahipti Osmanlı. Bundan dolayı donanmayı
oluşturmakta da güçlük çekilmiyordu.
Yalnız buna karşın bazı çelişkileri de beraberinde
barındırıyordu Osmanlı Donanması.
“Bu donanmanın başta gelen
zayıflığı, uzman deniz birliklerinden yoksun oluşudur. Görünüşe göre daha çok
tayfa olarak hizmet eden azablar bir yana bırakılırsa, kara birlikleri,
yeniçeriler ve daha da fazla sayıda, tımarlı ordudan sipahiler, deniz
serüvenlerinde –rastlantıya bağlı olarak- göreve alınırlar; ne var ki, bu da,
deneyimlerine ve yaşam biçimlerine yabancıdır onların.”
1571 senesi'nde meydana gelen İnebahtı
Savaşı’nda ise bu eksikliklerin bir sonucu olarak yenilgi kaçınılmaz olmuştu.
Neticede Osmanlı donanmasının tamamına yakını yok edildi. Osmanlı devleti bu
savaştan sonra toprak kaybetmese de Avrupa kamuoyunda varolan Türklerin
yenilmezliği inancını derinden sarsmış, yenilgi, Avrupa'da kısa süreli de olsa
büyük sevinç yaratmıştır.
Bununla birlikte büyük bozgunun
hemen ardından 6 ay gibi oldukça kısa bir sürede yepyeni bir donanma hazırlatan
II.Selim, donanmayı eskisinden çok daha güçlü bir hale getirerek , Kıbrıs'ı
almak isteyen haçlı donanmasının bir daha bu cesareti bulmasına izin
vermemiştir.
Nitekim Sokullu’nun Venedik
elçisine; “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz İnebahtı’da
donanmamızı bozmakla sakalımızı traş ettiniz.Traş edilen sakal yeniden çıkar
ama, bir kolun yerine gelmesi imkansızdır” şeklindeki sözleri de ünlüdür. Gerçekten
de Osmanlı donanması Akdeniz’de yeniden eski üstünlüğünü sağlamıştır.
Cervantes ve İnebahtı sonrası
Gelelim ünlü Don Kişot romanının
yazarı Miguel de Cervantes’e. Cervantes’in yüzyılları aşıp gelen romanında
şövalye romanları okumaktan delirmiş bir beyefendinin maceralarının
anlatıldığını herkes bilir. Çeşitli öykü gruplarından oluşturduğu romanında
Cervantes, katıldığı İnebahtı Savaşı’ndan, “Tutsak” adlı öyküsünde bahseder.
“… Papa V. Pius’un, İspanya ve
Venedik Cumhuriyeti’yle birlikte, ortak düşmanımız Türklere savaş açacağını
öğrendik, Türk donanması, Venediklilerin malı olan Kıbrıs’ı ele geçirmişti,
büyük ve acı bir kayıptı bu bizim için. Yüce kralımız Don Felipe’nin süt
kardeşi, Altes Don Juan de Austria’nın bu ortak güce başbuğ olacağını ve büyük
savaş hazırlıkları yapıldığını öğrendik.”
“Sizin
anlayacağınız şu ünlü Lepanto (İnebahtı) savaşında ben de vardım…”
Cervantes burada Diego de Urbina isimli kişinin ağzından
anlatmıştır bu öyküyü. Ama bu ad da uyduruk bir ad değildir. Kendisiyle
birlikte savaşa katılan arkadaşının adıdır. Ve katıldığı bu savaştan gururla
bahseder. Türklerin bu savaşta yenilerek donanmalarının büyük bölümünü
kaybetmiş olmalarından ve denizler üstünde yenilmelerinin ispatı olan bu
savaşın sonundan ise şöyle bahseder:
“Hıristiyanlık için pek mutlu bir gündü o. Bütün Avrupa
uluslarını Türklerin deniz üstünde yenilmez oldukları efsanesinden kurtarıyor,
Osmanlı gururunu yıkıyorduk.”
Savaşın sonu böyle bitmesine
rağmen yazar sonunda Uluç Ali’nin gemilerinden birinde esir düşer. Bu ünlü savaşta
Cervantes kahramanca çarpışmış; iki kez göğsünden yaralanmış, bir top
güllesiyle sol elini kaybetmiştir.
“Başarılı ve gözüpek bir korsan olan Cezayir Beylerbeyi
Uluç Ali, bizim Malta Beyi’nin kadırgasını sıkıştırıp ele geçirmişti, gemide
ciddi şekilde yaralanmış üç şövalyeden başka kimse kalmamıştı. Benim birliğin
bulunduğu Juan Andrea kaptan gemisi bizimkinden ayrıldı, askerlerim yardımıma
gelemedi ve ben, öteki gemide bir başıma kalıverdim. Karşı koymak olanaksızdı.
Çok kalabalıktılar. Sonunda yara bere içinde teslim oldum.”
Savaşın sonucu Hıristiyanlar açısından mutluluk ve gurur
vericidir ama Cervantes için acı bir sondur.
“Uluç Ali’nin bütün gemileriyle kaçıp kurtulduğunu
duymuşsunuzdur sanırım. Böylece ben, onca mutlu insan arasındaki sayılı mutsuzlardan
biri olan ben, Türk kadırgalarında kürek çekmekte olup da o gün özgürlüğe
kavuşan binlerce Hıristiyan’a karşılık tutsak düşen gene bendim.”
Bu yazı toplam 173 defa okundu.