HZ.HÜSEYİN NİÇİN ŞEHİT EDİLDİ ?


Bu makale 2015-10-26 05:21:01 eklenmiş ve 1215 kez görüntülenmiştir.
Mehmet Uluçay

      Sizlere İlahiyatçı Mustafa İslamoğlu’nun “İmamlar ve Sultanlar” isimli eserinden yer yer alıntılayarak Hz. Hüseyin’in şehit edilişinin, nedenini, önemini siz değerli okuyucularıma aktarmak istiyorum.

      Üzerinden 1373 yıl geçmesine rağmen, Hz. Hüseyin ve Şehit olan ailesi ve arkadaşları, rahmetle anılırken, zalim Yezid e her yerde lanet okunmaktadır. Bu kıyamete kadar devam edecektir.

      Çünkü: olay bir zalimin, mazluma zulmüdür. Kini, öfkesi, dünya malına ihtirasla kapılmış muktedirin aynı zamanda baba vasiyetidir. Bir öç alma girişimidir. Atalar dinine dönüşün haykırışıdır.

      Halbuki, Hz. Ali ve güzide evlatlarının dünya malı ile ilgileri yoktu. Onlar “Nübüvveti”istiyordu. Yezid,”mürriveti” Biri imanı ötekisi dünya malını istiyordu.

Mücadele bu dünya malına sahiplenme hırsından kaynaklandı. Müslümanların yüreğini yakan “kerbela” olayı yaşandı.


        Oysaki “İslam; saltanatın her türünü reddetmişti. Resulullah da diğer tüm nebiler gibi saltanatın tüm çeşitlerini reddetmiş, dünyevi önderliği sefahat ve sömürüye dayanan saltanat üzerine değil, hukukun üstünlüğüne dayanan “nübüvvet” üzerine bina etmişti.
Saltanat zulme dosttu, İslam düşmandı. Saltanat despotluğa, İslam şuraya dayanıyordu. Nebevi yönetim şehadete, saltanat ise sefahata dayanırdı. Nebevi yönetimde hukuk yöneticiden, saltanatta ise yönetici hukuktan üstündü. Biri hukuk devleti, diğeri imtiyaz devletiydi.
       
Bütün bunlardan ayrı olarak nebevi yönetimde devlet dinin ve ebedi kurtuluşun bineği, saltanatta ise din devletin bineğiydi. Sultanlar onu saltanatlarına alet olarak kullanıyorlardı. Daha öz bir ifadeyle bu iki yönetimde ‘din’in işlevi farklılaşıyor, tamlayan ve tamlanan değişiyordu. İslam’ın yeri nebevi hilafette ‘dinin devlet’iyken, saltanatta ‘devletin dini’ konumuna geçiyordu.
Dini saltanatlarına aracı kılmak için önce siyaseti dinden ayırdılar. Ardından dinsiz kalan siyasetin eline dini teslim ettiler. Buna da halkın gözlerini boyamak için ihtiyaç duydular.” (shf.26)

Ne acıdır ki İslam ülkelerinde bu durum halen devam etmektedir   

      “Yapısı gereği İslam hukuku kendi üzerinde bir otorite tanımaya müsait değildi. Bu isterse fert, isterse aile, isterse bir gurup veya zümre olsun. Hukuku uygulayanların bizzat kendileri de hukuka karşı sorumluydu ve o hukuk, karşısında herkesi eşit görmek istiyordu. Ferdin, grubun, zümrenin, sınıfın hakları tanzim ve tespit edilmişti bu hukukta. Ferdin topluma zulmünü onaylamadığı gibi toplumun ferde tahakkümlerine de imkân vermezdi.
       Bir yönetimin
“saltanat” olması için adının illa da padişahlık, krallık, meliklik olması gerekmemekteydi. Bu pekâlâ kendisini çoğulcu diye niteleyen günümüz demokrasileri için de geçerliydi’. Hatta adı krallık olduğu halde tarihte adalete ve hukukun üstünlüğüne dayanan yönetimler olduğu gibi, adı demokrasi olduğu halde zümre ya da meclis saltanatına dayanan rejimler de vardı.
     Adı ister
monarşi, ister oligarşi, ister demokrasi, ne olursa olsun saltanat bir imtiyaz rejimiydi.”(shf27)

    “Resulullah (s)’a gelince, o bir kul gibi yeyip bir kul gibi yaşamakla övünmüştü. Karşısında titreyen bir bedeviye ‘Ne titriyorsun” diyerek, Kayser ve Kisra gibi saltanat sahibi olmadığını, kendisi gibi biri olduğunu vurguluyordu. Titizlikle uyguladığı ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesine halel getirmiyordu.”Ben kimin sırtına haksız yere vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun” uyarısı karşısında hak talep eden Ukkaşe(r) dönüp: “Haydi al hakkını!” diyecek kadar hukuka riayet ediyordu. Bu sahabinin türbesi K.Maraş-İslâhiye arasındadır. Bu yöredeki “Ökkaş”ismi bu sahabinin isminden dolayıdır.

 “Sıffin savaşında,… Kılıçlar konuştu. Muharebe başladı.. Hz. Ali (r) ordusuna şu öğütte bulundu:
“-Dikkat ediniz! Savaşa önce
siz girmeyiniz. Onlar saldırmadıkça hücum etmeyiniz. Eğer onları yenerseniz kaçanların peşine takılmayınız. Kaçanların ve muharebeden çekilenleri öldürmeyiniz. Yaralılara saldırmayınız. Kimsenin elbisesini soymayınız. Ölülerin burun ve kulaklarını kesmeyiniz Kimsenin hanesine tecavüz etmeyiniz, malını yağmalamayınız. Size küfretseler dahi kadınlara dokunmayız.)shf60)Bu son derece hassas, merhamet ve şefkat yüklü Hz. Ali’nin davranışına karşılık, Yezidi, merhametsizliğe bakın.

   “ Bu dönemde ortaya çıkan bidatlerden biri de Allah Resulünün “Onlar hakkında Allah’tan korkun’ buyurduğu güzide ashabına sövülme bid’atidir.

“Muaviye illere tayin ettiği valilere “Ali’ye sövmekten Osman’ı sevmekten geri kalmayın” diye tavsiye ediyordu. Bu bid’at öylesine yaygınlaşmıştı ki, Allah Resulünün en sevdiği insanlara bizzat onun manevi huzurunda; mescidinde küfrediliyordu.
Bu işin en
çirkin boyutu da cuma hutbelerini sahabeye küfür ile bitirmenin gelenek haline getirilmesiydi. Bu çok çirkin gelenek Hz. Ömer b. Abdülaziz iktidara gelince kaldırılacak yerine bugün de hutbelerin sonunda okunan Nahl Suresi 90. ayet ikame edilecektir.

Devlet, artık Rasulullah’ın kurup Raşid Halifeler’in koruduğu ‘hukuk devleti’ değildi. Ünlü zalim Haccac gibi Ümeyyeoğullarının ümmetin başına bela ettikleri azgınlardan biri de Busrb. Ertad idi. Muaviye bu adamı Yemen’e vali olarak gönderince kendisinden önceki vali Abdullah b. Abbas’ın iki küçük çocuğunu katlettirecek, bu cinayet gözlerinin önünde işlenen anne çıldıracaktır?
Aynı isim, henüz Hz. Ali’ye olan biatini bozmamış olan Hemedan’ı ‘fethetmekle görevlendirilince, orada yaptığı zulümler tarihin yüzünü karartacaktır. Bunlardan sadece bir tanesi Hemedan’ın Müslüman kadınlarını cariye niyetine esir alıp kullanmasıdır.
Kimse hıncını ve kinini isimler
üzerine teksif ederek yanlış yapmasın. Bütün bu zulümleri işleyen insanlar konumlarından ve anlayışlarından soyutlandığında çok iyi birer fert olabilirler. Ne ki onlara, hiç alınmayacak zulümleri yaptıran ‘saltanatçı mantık’tır. Ve bu mantığın tarihi, zamanı, yeri yoktur. Her çağda, her yerde, her kesimden birilerine tebelleş olabilir. Eğer düşman olunacaksa bu mantığa; ‘saltanatçı mantığa’ düşman olunmalıdır. Tarih yazmanın ve tarih okumanın maksadı o zaman tecelli edecektir. (shf
76)
Saltanat bir şeyin gücünü iyi keşfetmiş ve bu gücü sonuna kadarda kullanmıştı:   (shf77)

 “Allah Resulü” Benden sonra hilafet 30 sene devam eder..sonra padişahlık başlar."
Hilafeti kılıç zoruyla ele geçiren Muaviye’nin verdiği ilk hutbeyi Ibn-i Kesir’den aktaralım:
“Allah’a yemin ederim ki yönetimi ele geçirdiğim zaman bundan hiç hoşlanmadınız. Bunu biliyorum. Hatta bu konulardaki kuruntularınızı da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın gücüyle elde ettim.”34
Nebevi siyaset tarihinde ilk defa Müslümanların yönetimi ‘kılıç zoruyla’ elde ediliyordu.(shf 73)

Şeriatta, ganimet mallarının beşte biri hazineye ait olup beşte dördü ise muharipler arasında taksim edilir. Muaviye böyle yapmamış, bu malların içinde bulunan altın ve gümüşü ayırarak kendisine alı koymuştur.
Yeni dönemde şeriatın hükümleri de farklı uygulana alanı buluyordu. Örneğin, Basra valisi Abdullah b. Amir hutbe okurken adamın biri valinin sahabeye küfretmesine dayanamayarak taş attı. Anında eli kesilen adam durumu Muaviye’ye şikâyet edince şu cevabı aldı:
“Elinin diyetini beytülmalden öderim. Fakat valilerimi cezalandıramam.”Diyerek zalimleri koruyordu.

Bu dönemde moda olan taşkınlıklardan biri de, cahiliye adetlerinden olan cesetlere zulmetmekti. Üstelik zulmedilen bu cesetler Allah Resulünün güzide ashabının cesetleriydi.
Cesedin kellesini gövdesinden koparma zulmü ilk defa Ammar b. Yasir (r)’e yapılmıştı. Bahşiş almak için kesilen kelleler Muaviye’ye getiriliyordu. Sahabeden Amr b. Hamık’m cesedi de aynı akıbete uğradı. Bir farkla ki; bu kez halifenin emriyle kesik baş şehir şehir dolaştırılıp teşhir ediliyordu.  Aynı işlem kendi kuşaklarının öncüleri olan Muhammed b. Ebi Bekir, Numan b. Beşir ve Mus’ab b. Zübeyr’e de yapılacak, birincisinin cesedi sonunda bir eşek leşiyle birlikte yakılacaktır.
Muaviye ölüm döşeğinde iken oğlu Yezide:

“Oğulcuğum; bu işi (devlet) senin ayağına kadar getirdim. Her şeyi sana kolaylaştırdım. Düşmanlarını sana karşı alçalttım. Arapları sana boyun eğdirdim. Hiç kimsenin bir araya getirmediği malı senin için bir araya getirdim.
“Ben sana dört kişi dışında kimsenin zorluk çıkarmasından korkmuyorum. Ali’nin oğlu ‘Hüseyin, Ömer’in. Oğlu Abdullah, Zübeyr’in oğlu Abdullah, Ebubekir’in oğlu Abdurrahman.
“Ömer’in oğlu Abdullah tek kalırsa sana biat eder. Kıyama kaldırıncaya kadar Hüseyin’in yakasını lraklılar bırakmaz. Eğer öyle yaparsa sen kazançlı çıkarsın. Eğer kalkmazsa sen de güzel davranırsın. Ebubekir’in oğluna gelince; o arkadaşlarına bakar, onlar ne yaparsa oda onu yapar. 0 hayata düşkündür, yaşamayı sever.
“Amma Zübeyr’in oğlu
var ya; işte o arslanın gücüyle, tilkinin hilesiyle karşına çıkar. Başını ezmek için her an fırsat kollar. İşte o böyledir. Eğer sana bunu yapmaya kalkarsa. Ona dünyayı zindan et ve onu lime lime doğra.”(shf 86)

“Çek, çek kamçını o başın oyuklarından ey Yezid. Senin kıyamette şefaatçın İbn-i Ziyad’dır, onun şefaatçisiyse Muhammed(s)’dir.

 Ebu Berze el-Eslemi

Zulümle küfrü, adaletle imanı eşleştiren Kur’an’ın baştan sona zulmü ve zalimi mahkûm eden mesajı, hangi gerekçeyle olursa olsun zulmü meşrulaştırmak isteyen herkesin suratında kıyamete kadar şaklayacak olan ilahi bir tokattır. Bu çarpık anlayışı zulmün öteki yüzü olan anarşi (fitne) bahanesiyle siyaset felsefesi haline getirip zulmü ve saltanatı meşrulaştıranlar, ümmetin bugün düştüğü bu vahim zilletin boyutlarını görselerdi, yaptıkları işin vebalinin ne denli büyük olduğunu anlarlardı.
İmamet ve Saltanat bahsinde ayrı bir yeri olan Hz. Hüseyin’in şehadeti hadisesini alelade bir olay olarak değil kökeni ta eskilere dayanan nübüvvet ve saltanat arasındaki mücadelenin bir devamı olarak ele almak gerek. Unutmamamız lazım gelen bir şey var: Bu tarihi olayların dün olduğu gibi değişik zaman ve mekânlarda farklı isimler arasında bugün de aynen yaşandığı ve kıyamete kadar da yaşanacak olması... Önemli olan şey, bu tarihi karşılaşmada kimin kimlerin safında yer aldığıdır.
Kerbela olayı aynı zamanda bir semboldür; hem ‘nübüvvet hem ‘saltanat’ için. Aynı inancın salikleri arasında ortaya çıkan iki farklı çizginin de ilk çarpıcı örneği. Bu çizgiler nübüvveti temsil eden ‘Hüseyni çizgi’ ile saltanatı temsil eden ‘Yezidi çizgi’dir.
Birincisinin özelliği mazlumiyeti, muhacereti, fedakârlığı, adaleti, şehadeti, cesareti, izzeti ve kıyamı temsil etmesi; ikincisinin özelliği ise saltanatı, zulmü, hilesi, zulme rızasıyla müstekbirliği temsil etmesidir. Herkes bu ezeli mücadelenin bir yerinde yerlerini almaktadır. Ama nerde? (shf86–87) “Hz. Hüseyin şehid edildikten sonra elbiseleri soyuldu. Çıplak: cesedi delik deşik edildi. Başı gövdesinden ayrılarak Yezid’e götürüldü. Bu esnada kız kardeşi Zeynep bint-i Fatıma şöyle haykırıyordu:
“YaMuhammed! Ya
Muhammed! Ey göğün meleklerinin kendisine salâvat getirdiği insan; işte şu önümde duran, delik deşik olmuş, azaları kesilmiş, kanlar içinde uzanmış yatan ceset senin Hüseyin’indir Muhammeda! Kızların esir edildi, neslin katledildi!...”(shf 88)

    Hz. Hüseyin’in
şehadeti üzerinden üç yıl geçmişti. Hicretin 63. yılında Medine halkı ‘fasık’ ve ‘facir’ ilan ettikleri yönetime karşı ayaklanıyorlardı. Bunun bir ifadesi olarak da Yezidin valisini atıp Abdullah b. Huzafe’yi başlarına’vali olarak seçiyorlardı.
Bunun
üzerine Yezid, Müslim b. Ukbe gibi zulmüyle ünlenmiş birini 12.000 kişilik bir orduyla Medine’ye yolladı ve şu emri verdi:
    “Şehir halkına üç
gün süre tanı. Eğer bu süre içinde biat etmezlerse onlarla savaş. Savaşı kazandığın takdirde üç gün her şey serbesttir. Şehri yağma edebilirsiniz.” Harre olayı olarak tarihe geçen bu üç gün içinde her taraf yakıldı, yıkıldı, talan edildi. Peygamber şehrinin ihtiyarları ve çocukları dahi öldürüldü. Hatta bununla da kalınmayarak bir çoğu sahabe kızı olan Müslüman kadınların namusuna tecavüz ettiler. Bu esnada 1000 kadar kadın bu tecavüz ler sonucu hamile kaldı.”(shf 90)
 
Yezid’in oğlu Muaviye’nin açıklamalarına ilave edilecek bir şey yok.Diyor ki; Yönetim sonra dedeme geçti. Şimdi o kabrinde günahlarının rehini ve suçlarının esiridir. Babama gelince... Bize işlerin en ağır geleni, onun yattığı yeri bilmemizdir. Onun vardığı yer ne kötü bir yerdir. Çünkü o Allah Resulü’nün çocuklarını katletti. Haramı mubah kıldı ve Kâbe’yi tahrip etti.
Ben onların zulmünü yüklenip taşıyacak değilim. Sizi işinizle baş başa bırakıyorum. Eğer dünya hayırlı ise biz ondan payımızı almışızdır. Yok, eğer şerse Ebu Süfyan’ın soyunun hissesine düşen onlara yeter.” (shf 90)Bilinen odur ki zalim lanetle anılmakta, mazlum rahmetle. Hz Hüseyin ve cemi cümlesinin ruhu şad olsun.                                                                                    

                                                                 Mehmet Uluçay    

                                                                   26-Ekim-2015                                                                                                        


Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri