Üniversiteler gelişmeden Türkiye değişir mi?


Bu makale 2016-06-06 05:22:28 eklenmiş ve 776 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz


Ülkelerin gelişmişlik durumu ile üniversitelerin düzeyi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Çünkü ülkeyi dönüştürecek ve geliştirecek olan bilginin ortamı ve muhiti üniversitelerdir.Türkiye’nin değiştiğini ve geliştiğini savunuyorsak, bunun ilk belirtilerinin üniversitelerde gözlemlenmesi beklenir. Üniversite deyince, özgün bilgi üreten, ekonomide motor güç konumuna geçen ve çoğu kuruma öncülük ederek onlarla paydaş projeler ortaya koyan dahası nitelikli öğrenci mezun eden kurumlar akla gelmektedir.Ancak ülkemizdeki üniversite sorunu sanki dramatik ve karmaşık bir durum aldı. Her ilde bir üniversite açma projesi, daha fazla bölüm ve çok öğrenci dolayısıyla mümkün olduğunca fazla diploma verme yarışına dönüştü.
İdeolojilerin birer aygıtı olan bu kurumlardan bilgi üretmesi ne kadar beklenebilinir?.. Esasında sözkonusu kalite sorunu, dünyanın problemidir.  
Ancak sanki işin başında akademisyenlerin niteliğinin sorgulanması gerekmektedir.  
Fakat bizdeki sorun, ihtişamlı bir dönem yaşanmadan bu sıradanlığın baş göstermesi; Daha tehlikeli boyutu ise, sözkonusu problemli hâlin kanıksanmasıdır. Bir vizyon oluşturamayan, malumat aktaran bir akedemisyen üniversiteyi ne kadar ileriye götürebilir? Dahası kendini yenilemeyen, gelişime açık olmayan bireyler, yarını inşa edebilir mi?
Anlatmaya çalıştığım sorunlu durumu belki üniversitelerdeki makam, mevki ve gösteriş tutkusu da açığa vurmaktadır. Çünkü olgunluğun, derinliğin ve gerçek anlamda bilgiye tutkunun göstergesi tevazudur. Lâkin bizim üniversitelerimizdeki yönetici kadroların odalarını gözlemlersek, hal-i pür melalimizi sanki ifşa etmektedir.Gösterişli masalar, heybetli koltuklar, çekince uyandıracak kürsüler, sadece bize has bir tür geri kalmışlık gösterisi izlenimi uyandırmaktadır. Gelişmiş ülkelere baktığımızda,sıradan görünmek büyüklük işaretidir. Daha doğrusu makam ve ünvan basit etiketlerdir; önemli olan etki gücü ve verimlilik derecesidir.Oysa bizdeki etiket ve gösteriş tutkusu, kendimizi büyütmek için paravanlar kullanmaktan başka birşey değildir.
Dahası var... Her ilde bir üniversite açılması, gizlenmiş ve bastırılmış yönecilik arzusunu yeniden canlandırdı. Oysa iyi akademisyenlerin yöneticiliğe teşne olmaması beklenir.Hakiki akademisyen kitaplardan çok gönlüyle öğretmelidir.Sokrates’in ifadesiyle kafa ve gönül ayrılığı da üniversitlerimizdeki bir başka sorundur. Batı dünyası, yüzyıl önce hem bilgiyi hem de insanı atomize etti. Fakat şimdilerde, disiplinler-arası çalışmalarla bütünlük arayışında. Biz ise mümkün olduğunca parçalama hevesindeyiz. Bu paramparçalılık durumu, üniversite gibi evrensel ve dünyalı olmalı iddiasının hayli gerisinde kalmaktadır.
Bizim zamanımızda,Üniversitelerdeki mücadele; Sağ -Sol siyasi hareket ve partilerin,Üniversite,Yurt,sendika,dernek ve mahalleleri ele geçirme olaylarına,ne yazıkki  1975-80 arasında aynı yolun yolçularının birbirleriyle ölümlere varan olsaylarına şahit olduk.. 80 Darbesi her iki tarafada yapması gerekenden fazlasını yaptı.*''68 ve 78 kuşağı olarak,Kendi hatalarımızla yüzleşmedik veya yüzleşmekte yavaş kaldık.Şurasıda bir gerçekki çoğunluk olarak; İdealize ettiğimiz “deneyim”lerin, hayal ettiğimiz sonuçlar yaratmadığını görebiliyoruz.Bu nedenlede; Bugün isimleri ve söylemleri nasıl olursa olsun,hiç biri gerçek sol değil.Derli toplu, köşeleri ve derinliği belirgin sistematik bir ideoloji ya da bir siyasal program üzerine  düşünülmüş bir siyasi programı olan bir “sol” dan söz etmek mümkün değil. Çünkü; 70’lerden farklı olarak,“Sosyalist/solcu” kavramı bir düşünsel/siyasal pratiği değil,kişisel tarihlerde edinilmiş bir kimlik duygusunu ifade eder oldu. Artık ne “proletarya diktatörlüğü” kavramına yüz veren vardı, ne de Çayanist “suni denge” öğretileriyle,  “kırlardan mı başlayalım, şehirlerden mi” tartışmalarıyla ya da “barışçı geçiş” teorileriyle ilgilenen kalmıştı…  Dönemimizi kutsayıcı değerlendirmeler yapanlarımız da oldu.Hala yapmaya devam edenlerimizde var'' 90 lı yıllardan sonra ise,adı var kendi yok,siyasi tesbitleri eskinin kopyası ve bizleri taklit etmeye çalışanlar trajediyi oynuyorlar.
Çünkü; Bazı üniversitelere gittiğinizde, daha içeri adımınızı atar atmaz hissediyorsunuz bunu. Duvarlardaki tek bir siyasi görüşün hakimiyetini yansıtan afiş, slogan ve bildiriler, size nasıl bir yere geldiğinizin ilk ipuçlarını veriyor.Üniversite doğası gereği her çeşit fikirden öğrencinin olduğu bir yer, ama bu çeşitliliğin hiçbir görünürlüğü yok. Egemen gruba aykırı düşünen öğrenciler biraz fazla dikkat çekecek etkinliklere kalkıştıklarında tartaklanıyorlar, dövülüyorlar.Hatta sopalı, bıçaklı kavgalarda hayatını kaybeden gençler bile oluyor.Her üniversiteye musallat olan bir ideolojik grup, binlerce, on binlerce öğrenci üzerinde terör estiriyor.Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? Çünkü“örgütlü azınlıklar örgütsüz çoğunluğu yönetir” kuralı işliyor ve üniversite yönetimleri de bunu veri kabul ediyor.Yani; Anakronik bir şey yaşadığımız. Sanki 1980 öncesinde kalmış bir şiddetin hayaleti, büyük üniversitelerin kampüslerinde dolaşıyor. Kurtarılmış bölgeler, kendisi gibi olmayan genci acımasızca döven, hatta öldüren kesin inançlı sağ ve sol fanatikler ve bu kötülüğe karşı tek söz etmemekle kalmayıp, onlara çanak tutan, kendi öğrencilerini veya genç akademisyenleri hedef gösteren veya onlara sahip çıkmayan ahlâksız hocalar..
Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böyle üniversiteler göremezsiniz. Çünkü üniversitede herkese ve her fikre yer vardır.Dine pozitif bakan fikirlere de, negatif bakan fikirlere de. Özgürlükçü fikirlere de, ayrılıkçı, bölücü, ırkçı fikirlere de. Akademik özgürlük açısından ülkenin toprak bütünlüğünden yana fikirlerle bunun tam tersini savunan fikirler aynı değerdedir. Akademik özgürlük ilkesi ikisini de aynı ölçüde korur.Ama akademik özgürlük bir şeyikorumaz: Fiziksel şiddeti.Farklı fikirlerin dile getirilebileceği atmosferi korumak için şiddete hiçbir şekilde tolerans göstermez.İster bir dünya görüşü ve yaşam biçimi adına, isterse de vatan, millet, halk, din, Türklük, Kürtlük, sosyalizm veya liberalizm adına bir öğrenci diğerine bir fiske vurmaya kalkmayı aklından bile geçirmemelidir. Üniversitenin sahiden üniversite olabilmesi için her tür fikrin dile getirilebilmesi ve bunun engellenmemesi şarttır. Bunu engelleyen, sağcı veya solcu, kendisi gibi olmayan öğrencilere şiddet uygulayan öğrenciye tolerans gösterilmemelidir.Her bir öğrenci veya öğretim üyesi, akademik personel veya kampüsteki bir konferansa katılan misafir, en kabul edilemez fikri dile getirse bile başına bir şey gelmeyeceğini bilmelidir.
Özgürlüğün klasik sınırını gösteren bir ifade vardır: “Ali’nin yumruğunu sallama özgürlüğü, Veli’nin burnunun başladığı noktada biter.”Bu sınırı ihlal edeni kampüste tutmak, üniversiteye içkin olan en temel değeri, akademik özgürlüğü ihlal anlamını taşır.Anneler babalar kılına zarar gelmemesi için üstüne titredikleri evlatlarını, fanatik zorbalar dövüp yaralasınlar, canına kast etsinler diye göndermiyor üniversiteye.Artık hukukun bu zorbalığa son vermesinin zamanı.Üniversitenin üniversite olabilmesi için.Siz hiç “Harvard Üniversitesi’nde kafama odunla vurdular” gibi bir söz duyabilir misiniz?.. Böyle tuhaf bir sözü herhangi bir hukuk devletindeki herhangi bir üniversitede duyabilir misiniz?..Ama ne yazkki,Türkiye’de bu oluyor. Üstelik de zorbalığa dair bir teamül oluşmuş ve bu kötülüğe neşter de vurulmuyor. Üniversitelerde orman kanunu işleten siyasi çetelere göz yumuluyor. Bundandır ki, yaşama hakkını bile tehdit eden insan hakları ihlallerinin ardı arkası kesilmiyor.
Üniversiteye gelen öğrenci şunu bilmelidir: En aykırı görülen fikri dahi dile getirsem, akademik özgürlük ilkesi beni korur ve kılıma zarar gelmez; ve ben de farklı fikri dile getiren öğrencinin kılına dokunursam kendimi kapının önünde bulurum.Üniversite öğrencinin şiddete uğramama hakkını ve can güvenliğini konuşacağımız yer olmamalı.Bunu sağlayamayan rektörün de orada durması hata.Artık hukukun bu zorbalığa son vermesi gerek.“Keşke sersemlerin alınyazısıdır” bir Toskana sözü. Keşkesiz bir yaşamda malesef  kolay değil.
Benim gibi 12 Eylül darbesi öncesinde üniversitede okumuş kimseler üniversitelerin nasıl radikal fraksiyonların yatağına dönüştüğünü, kimi üniversite/fakülte yöneticilerinin ve akademisyenlerin buna nasıl çanak tuttuğunu, destek verdiğini iyi hatırlar.Eskiden kendime, “niye bazı insanlar, kendi özgürlük alanlarını daraltmadığı halde başkalarının özgürlük alanını genişleten adımlara bu kadar sert bir biçimde karşı çıkarlar” diye sorar, işin içinden çıkamazdım...Öyle ya, kendi mutluluğu azalmayacak, fakat bu arada başkalarının mutluluğu çoğalacak... O zaman niye bu sertlik?
Ya da: Neden başkalarının mutluluğu çoğalırken, kendilerinden hiçbir şey gitmediği halde kendilerini mutsuz hissediyorlar?..Zamanla buldum bu sorunun cevabını: Karşılıklı korku... Başkalarının özgürlük alanının genişlemesinin zamanla kendi özgürlük alanını daraltacağına dair korku...
Bu korku da hiç kuşkusuz, “kutup”ların sadece kendi haklarıyla ve hukuklarıyla ilgili olmalarından, biribirlerinden hiçbir anlayış görmemelerinden kaynaklanıyor.
Bu deli gömleğinin bir anda ortadan kalkmasını bekleyemeyiz, bu romantizm olur. Fakat hiç değilse seküler ve dindar diye bölünmüş dünyaların içinde yer alsalar da  “kutup”ların ağırlıklı tavrının dışına çıkabilmişleri, çıkmaya çalışanları boğmamaya gayret edemez miyiz?
Unutmayalım ki, bu türden bağlantı kayışları da koparsa, “kültürler savaşı”nın önünde artık hiçbir engel kalmaz.Öğrencilerin öğrenme ve hocaların öğretme özgürlüğü mutlak teminat altında olmadığı bir yerden hayır çıkmaz!

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri