ONUR GECESİ ve SONRASINA DAİR...


Bu makale 2016-07-26 07:50:03 eklenmiş ve 798 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

Dünyadaki bütün darbeleri ABD yaptırmamışsa bile çoğunda parmağının olduğu, Ortadoğu ve Latin Amerika’yı dizayn etmek için çok kanlı darbeler yaptırdığı sır değil. En son, binlerce insanın öldürüldüğü Mısır darbesine (Avrupa ile birlikte) darbe bile diyemediler ama silah ve para yardımı yağdırdılar.Kanaatimce temel hedef, Ortadoğu’da ülkeleri bölüp daha küçük devletçikler halinde yönetme stratejisine Türkiye’yi de dâhil etmek.FETÖ darbesi başarılı olsa sadece hoşnut olunmayan yönetimi devirip kenara çekilmeyecekti. Bir tür Scientology tarikatı gibi örgütlenmiş bu istihbarat şebekesi iktidara kalıcı olarak yerleşecek ve Türkiye haritası değişecekti.Bu noktada PKK’nın da projenin parçası olduğunu düşünüyorum. Hendek savaşlarıyla kurulmak istenen alan hâkimiyetinin anlamı buydu ve PKK, en azından 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde, şimdi FETÖ örgütünden aranan firari Ekrem Dumanlı’nın Diyarbakır Belediyesi’nde görüntülendiği günlerden beri FETÖ ile işbirliğine girdi.Buna ABD’nin Suriye’de PYD’yi müttefiki gördüğünü ısrarla vurgulamasını da ekleyelim.
Uludere ve 7 Şubat MİT krizinden başlayarak, Gezi kalkışması, 17-25 Aralık operasyonları, 6-8 Ekim katliamları, 7 Haziran seçimlerinde “%60’lık blok”, olmazsa “Grand Coalition’, ardından PKK’nın ‘devrimci halk savaşı’ ile her türlü yöntem denendi. Bir yandan da seküler ve sol kesimin, Batı basını ve kurumları eşliğinde “Türkiye IŞİD’i destekliyor” propagandası işledi.Hiçbiri tutmayınca 15 Temmuz hamlesi geldi. Bunun da işaretlerini Batı basınında açıktan vermeye başlamışlardı.
Yine bu konuda yapılan açıklamalara ve zamanlamayada değinmek gerek. Darbe girişimi NATO toplantısından bir hafta sonra oldu. Koskoca NATO, kendisine bağlı ikinci büyük ordudaki bu hareketlilikten hiç haberdar olmamış olamaz. Ama herhangi bir uyarıda bulunmadılar.Türkiye Rusya ile ilişkileri tam rayına sokmaya başlamıştı. ABD Dışişleri Bakanı Kerry darbeden bir gün önce Lavrov ile Moskova’da el sıkıştı. Sonradan Rusya’nın MİT’i ‘askeri hareketlilik’ konusunda bilgilendirdiği haberi geldi. Kerry darbeyle ilgili açıklamasını iki gün sonra Brüksel’den yaptı. ABD’nin ilk açıklaması ‘darbeye karşıyız’ değil, ‘barış ve istikrardan yanayız’ oldu. Darbe başarısız olduktan sonra ise ‘seçilmiş hükümeti destekliyoruz’a çevirdiler. Putin geçmiş olsun demek ve desteğini belirtmek için ilk gün ararken, Obama dört gün sonra, darbenin tamamen savuşturulduğu anlaşıldıktan sonra Erdoğan’ı aradı.
15 Temmuz günü, 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta yaptıklarını tekrardan yapmak isteyenler, namlularını halkın üzerilerine sürdüler. Fakat bu kez, toplum bir bütün olarak kendi aklını kullanma cesaretini gösterdi ve iradesini gasp edenlerin karşısında durdu. Siyasal iktidarın eski-yeni bütün mensupları, şapkalarını alıp gitmediler, asil bir şekilde halkın emanetine sahip çıktılar. Muhalefet partileri, darbecilere “gel, gel” yapmadılar,onların karşısında durdular.Anayasa Mahkemesi, demokrasi dışı yöntemleri reddetti. Sivil toplum örgütleri, demokrasiden yana saf tuttu. Ordunun ve emniyetin demokratik kurallara riayet eden güçleri, darbecileri saf dışı bırakmak için büyük bir mücadele verdiler.Ama özellikle medya ve halkın kendisi takdirlerin en büyüğünü hak ediyor. Özgürlüğün ancak özgürlük alanlarını ve özgürlü genişleterek muhafaza edilebileceği bir kez daha tecrübe edildiğinin sınavını başarıyla verdiler... Eskilerden çok daha aşağılık yöntemlere başvuran, halka helikopter ve savaş uçaklarından mermi yağdıran, Meclis’i yıkan, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yeri bombalayıp uçağını taciz eden cuntacılara karşı, ilk andan itibaren canını ortaya koydu. Bir kez daha kendisinin aşağılanmasına imkan tanımadı. Demokratik namusunun paspas edilmesine geçit vermedi. Tankların önüne yattı, silahlara bedenini siper etti.Kısaca;Silahsız kuvvetler silahlı kuvvetleri püskürttü.Demokrasi, darbeyi yendi! 
Kimse kusura bakmasın, darbeye karşı “Türkiye tek yürek” falan olmadı. Kuaförlü saçlarıyla “Cumhuriyet kadınları”, tiyatrocular, mankenler, afili isimler uydurup birleşen sol gruplar, yılların güya insan hakları aktivistleri filan yoktu sokakta. Aksine, evlerinde oturup bunun Erdoğan’ın mizanseni bir tiyatro olduğunu yayıyorlardı sosyal medyadan. Hatta ömrünü “TC ordusu darbecidir, Kürdistan’da işgalcidir” söylemiyle geçiren insan hakları aktivisti Eren Keskin, “mağdur olan” darbeci askerleri İHD’ye başvurmaya davet etti!..Gezi ayaklanmasında gördüğümüz profili ise tanklar sokağa inip halka ateş açarken ortada göremedik. Güya özgürlük için ve “otoriterleşmeye karşı” sokakları yakıp yıkan kitleden, otoriterliğin şahı tepemizde savaş jetlerini uçururken ses çıkmadı.Sol örgütler darbeye karşı sokağa çağrı yapmadı. Kılıçdaroğlu meclisteki olağanüstü toplantıda karşı çıktı ama darbenin püskürtülmesini  parlamenter demokrasinin zaferi ilan etti. CHP tabanını darbeye kitlesel bir karşı koyuşa çağırmadı. Demirtaş ve Yüksekdağ meclise bile gitmedi. Yerlerine konuşan İdris Baluken, yine yalan söyleyerek, darbe girişimini “hükümetin 7 Haziran sonrası Kürtlere karşı başlattığı savaşa” bağladı. En ufak olayda Kürtleri sokağa dökülmeye çağıran HDP, aynı Kürtlere “darbeye direnin” bile demedi.
Şimdi hepsi bir olmuş yok Erdoğan’ın mizanseni, yok tiyatro diyerek, çıplak elleriyle tankları durduran halkın direnişini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Hasan Cemal gibiler de “askeri darbe durduruldu ama şimdi Erdoğan darbesi geliyor” yazıları döşenmeye başladı bile. Apaçık darbeye direnmedikleri gibi arsızca, yüzsüzce homurdanıp mızıldanmaktan başka bir işe yaramadılar.Oysa beğenmedikleri makarnacılar daha ilk anda,81 vilayette yüzbinlerle, sabahlara kadar sokaklara dökülüp onların da, demokrasinin de geleceğini kurtardı.  
Sağ Kemalistlerin de, “sol” Kemalistlerin de Stalinistlerle ortak özelliği halkı küçük görmektir, yönetilecek bir koyun sürüsü olarak görmektir, “toplumu değiştirmek gerekiyorsa, onu da biz yaparız” inancıdır. Buna bir de orta sınıfların “kaba saba” kitlelerden duyduğu korkuyu eklersek, kendini “sol” zanneden kesimlerin epey bir kısmında son iki üç gündür yaşanan hezeyanı anlamak mümkün olur.Sosyalizm ise, toplumun ancak büyük emekçi kitlelerin eylemi sonucu değişebileceği inancıdır. Büyük kitleler harekete geçtiği zaman bir sosyalist ancak heyecan duyabilir.Kitleler her zaman haklı mıdır? Sağcı olamaz mı? Gerici olamaz mı? Evet, olabilir. Bu sorular elbette sorulacaktır, elbette analizler yapılacaktır, taktikler, stratejiler geliştirilecektir.Ama önce heyecanla kitlelerin içinde,arasında olmak gerekir.Sosyalist bir örgüt önce tüm varlığıyla kitlenin bir parçası olur, hareketin, tartışmaların içinde yerini alır.Sonra? Sonra ne olacağını kimse önceden bilemez, belirleyemez. Hiçbir şeyin garantisi yoktur. Güçler dengesine bağlıdır; örgütlülük düzeyine bağlıdır; hatta tesadüfî gelişmelere bile bağlıdır.Ne olacağını önceden bilemeyiz. Ama şu kadarı kesin: Hareketin, kitlelerin dışında durup burun kıvıranlardan hiçbir nane olmayacaktır.Bu kitleyi küçük gören, desteklemeyen, içinde yer almayan hiçbir kişi veya örgüt sosyalist sıfatını hak etmez.
Taraf gazetesi eski yazarı ve şair Roni Margulies,10 gün önce Cemaat’in gazetesi Özgür Düşünce’den Hüseyin Keleş’e "Veli Küçük'ün serbest olduğu bir ülkede ben hiç rahat edemem...Veli Küçük'ün serbest olmasından asıl AKP'nin rahat etmemesi gerekiyor.Veli Küçük bir darbeci. Becerememiş bugüne kadar, ama bundan vazgeçtiği anlamına gelmez.... Mesela, bütün Ergenekoncular, bütün Balyozcular, bütün darbeciler şu anda serbest...Ellerini kollarını sallaya sallaya geziniyorlar. Ben sizi temin ederim ki, bir araya gelip hükümete karşı darbe planı yapıyorlardır. Yapabilirler mi, yapamazlar mı, bu başka mesele, ama planladıklarından kuşkum yok....Ben AK Parti tabanının aptal insanlardan oluştuğunu düşünmüyorum. AK Parti neden derin devletle anlaştı, neden darbecileri serbest bıraktı sorusunu ben kendime sorup cevap arıyorsam, AKP tabanı da bu soruları sorup cevap arıyor.Bunun izahatı yok..'' ifadelerini kullanmıştı.Roni’nin bu sözlerine kafayı takan darbe aklayıcısı sayısı çoktu. Bunların bazıları kendilerini solcu olarak adlandırıyor. Roni’yi hayal kurmakla suçluyorlardı. Ama aralarında en etkili olan Ertuğrul Özkök’tü. Özkök, Roni’yi suçlayarak şunları yazmıştı: “Susun artık, sizden beklediğimiz sadece biraz utanmanız” başlığıyla öne çıkan yazısında, Özkök, "Herkes onların gözünde darbeciydi. Bir tek onlar tertemiz, pirüpaktı. Hayır kardeşim, sizdiniz kötü olan. Bu kafa yolu açtı onca kumpasa, onca zulme. Susun artık. Artık sizden beklediğimiz sadece biraz utanmanız" diyordu. 

Darbe püskürtülmüş olabilir, ancak bu darbeyi planlayanları küçük görmemek gerekir. Oldukça planlı, örgütlü ve pek çok üst düzeyde komutanın içinde yer aldığı bir girişimdi.Genelkurmay Başkanını bile saatlerce rehin alabilecek, ülkenin hava kuvvetlerini neredeyse tamamıyla denetim altında tutabilen bir girişimin, çok ciddi bir örgütlenmeye sahip olduğu aşikâr. Ancak kimi teknik hatalar, bu belanın şimdilik atlatılmış olmasından büyük bir rol oynadı.Çoğumuz FETÖ’nün ordu hariç devletin her kurumunda örgütlenmiş olduğunu biliyorduk.Meğer, bırakın sızmayı, orduyu tamamen ele geçirmelerine ramak kalmış. Belki biraz daha sabretseler, tüm ülkeyi darbe yapmadan ele geçirebilirlerdi. Olayın vahametini anlayabilmek açısından,  Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın  emir subayı  Yarbay Levent Türkkan’ın şu sözlerine bakalım: “Benim şahsi kanaatim 1990’lı yıllardan bu yana sınavla okullardan gelen ve orduya alınan subayların yüzde 60-70’i cemaatçidir.Genelde kurmay subaylardır. Özel kalem müdürü, başdanışman, Cumhurbaşkanlığı Başyaveri, Muhafız Alay Komutanı kesin olarak cemaatçidir. Herkes abisine bağlıdır” (Milliyet, 21.07. 20016).
Ancak bu durumun ortaya çıkardığı daha vahim bir mesele var: Darbecilerin tesbit edilip devletten çıkartılması veya tasfiye edilmesi. İşte işin en zor tarafı da bu. Çünkü bu yapı oldukça kökleşmiş; artık, başta ordu olmak üzere devlet içinde derin köklere sahip. Zaten ordu içindeki her üç generalden birinin darbe şüphelisi olarak gözaltına alınmış olması da buna işaret ediyor.Şu anda TSK’da 1987-1991 yılları arasındaki Harp Okulu Mezunları tuğgeneral olarak görev yapıyor. Yani bu tuğgeneraller 1979-83 arasında askerî liselere girmiş olmalı.Yani en az 40 yıllık bir projeden bahsediyoruz.Tuğgeneral ve Tuğamirallerden büyük bir kısmının gözaltına alındığını haberlerden okuyoruz.Eğer darbe gerçekleştirilmiş olsaydı,bu isimlerin nerelerde görev alaçaklarını okuduğumuzda ise karşımıza başka bir gerçek daha çıkıyor.Son sekiz Genelkurmay Başkanı’nın Özel Kalem Müdürleri yani en yakınlarında, gölgeleri gibi olan çalışma arkadaşları FETÖ’cü ve 15 Temmuz darbe girişimi içinde yer almış.Yani bu kronolojiyi, 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya kadar da uzatmak mümkün....Kısaca Cemaat çok uzun yıllardır Genelkurmay karargahına hakim pozisyonlarda. 
Bana göre, işgalin bile bir meşruiyeti olabilir, ancak darbelerin meşruiyeti yoktur.Belli ki başta ordu olmak üzere,pek çok kurumda bir yeniden yapılanma ihtiyacı söz konusu. Devlet kurumlarındaki istihdamda, ülkenin çoğulcu yapısı esas alınmalı; tek renk, tek kimlik, tek mezhep tarzı ve özellikle de “cemaatçi” yapılanma anlayışından olabildiğince uzak durulmalı.Bir Kürt, bir Alevi, bir Hıristiyan vatandaşımız da orduda kendi kimliğiyle general olabilmeli ve güvenlik teşkilatlarında yer alabilmeli.Kısacası, devletteki istihdam “kimlik odaklı” değil,ehliyet, liyakat ve sadakat esaslı olmalıdır. 
 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri