Filistinli Ömer ve Cenneti Beklerken !


Bu makale 2016-09-13 08:31:47 eklenmiş ve 533 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

Evet, bugün bayram. Aynı zamanda bu ülkede insanların hayatını çalan 12 Eylül darbesinin de yıldönümü.
İnsanız işte; tomurcuk oluyor yeşeriyoruz, sallanıyoruz rüzgarda ve bir gün hafif bir darbede savuruluyoruz toprağa. İşte bu kadar kısa sürede hayata dair ortaya ne koyduğumuz önemli. Kötülük ve iyilikler birbirinin kardeşidir. Aynı pınardan beslenir. Bu Eylül ve bayram gününde bir iç hesaplaşma yolculuğuna çıkarken bunları düşündüm çokça…Neyse konumuza dönelim...

1947’de Güney ucu Kızıldeniz’e uzanan, Batı yüzü boylu boyunca Akdeniz’e bakan muhteşem ülke,bir zamanlar  bütünüyle Filistin’dir.Ve yine bu ülkede bir zamanlar,Müslüman Filistinliler,Yahudi halkı ve Hristiyanlar,barış içinde kardeşçe yaşamaktadır.Sonra 1967’de sadece Ramallah kalmıştır.Gerisi tamamen beyaza boyanmış ve İsrail’e aittir.2000’de ise işgal edilmemiş bir nokta bile yoktur, Filistinliler evlerinden çıkarılıp sürülmüş, sadece benek ya da leke şeklinde görülen bazı yeşil serpintilerde varlıklarını sürdürmektedir. Bu nedenle Mahmut Derviş’in “yağ ve bal akan” ülkesinden söz ettiği “Bir Filistin vardı/ Bir Filistin yine var” mısralarını doğrulamak için belge toplamak,sayfalar dolusu kitablar okumak,şiirlerde, şarkılarda, eski bir kimlikte, fotoğraflarda ve yaşlıların masal gibi anlattıkları anılarında ve çekilen filmlerde Filistin tarihini öğreninçe,konuya kayıtsız kalmanın insanım diyene yakışmadığını, sizlerde kabul edersiniz diye düşünerek bu yazıyı yazdım.. . 
Konumuza girmeden önçe,herkesin bildiği Atatürk havalimanına yapılan terör saldırısından bir detayı sizlerle paylaşmak istiyorum..Fethi Bayoudh, Tunus’ta askerî hastanenin pediatric kliniğinin başhekimi bir profesördü... Eşi de doktordu.Tunus’un varlıklı, tanınmış, seküler bir ailesiydiler.2012 yılında 22 yaşındaki oğulları Anoaur, yine bir doktor ailenin kızı olan kız arkadaşıyla birlikte burs kazanıp eğitim için İsviçre’ye gitti.Sonra da ortadan kayboldu. Bir sene sonra bir telefon geldi. Arayan Anoaur’du. İyi olduğunu, Suriye’de, sözde “İslam Devleti’nde olduğunu ailesine söyledi ve telefonu kapattı. İsviçre’den önce Musul’a oradan Suriye’ye gittikleri ortaya çıktı.
Fethi Bayoudh ve eşi oğlunu geri getirmek için bütün bağlantılarını kullandı, ona ulaşmaya ve onu geri dönmeye ikna etmeye çalıştı. Türkiye’deki Tunus Büyükelçiliği’ndeki arkadaşı Türkiye’deki mevkidaşlarıyla görüştüler. En sonunda Anoaur’un Suriye’de DAEŞ’le çatışan bir muhalif grubun eline esir düştüğü, hapiste olduğu ortaya çıktı.
Muhalif grup, Anoaur’u Türkiyeli yetkililere teslim edecekti. Görüşmeler sürüyordu. Fethi Bayoudh ve eşi çocuklarına kavuşmanın heyecanıyla buluşmadan haftalar önce İstanbul’a geldiler. 28 Haziran 2016 günü akşam saatlerinde uçakları Atatürk Havalimanı’na indi. Bavullarını alıp dışarı çıkmaya hazırlanırken karşılarına oğullarını kurtarmaya çalıştıkları DAEŞ militanları çıktı.
Saldırıda Profesör Bayoudh hayatını kaybetti, eşi hafif yaralarla kurtuldu.Bu trajik hikâyeden öğrenilecek çok şey varken, Atatürk Havalimanı katliamından sonra yapılan tartışmalardan geriye her şeyi komployla açıklayan bir ‘üst akıl yapmıştır’la, bu saldırıya bütün Müslümanları ortak etmeye çalışan standart bir İslamofobik refleksten başka bir şey kalmadı. Halbuki DAEŞ’ten, PKK’dan bahsederken hem uluslararası ilişkiler, hem sosyoloji  hem ilahiyat hem tarihe ihtiyacımız var.Çünkü;Tunuslu laik bir doktorun oğlunu ikna edip İsviçre’den Rakka’ya getiren nedenlerle,Üç Çeçen,Kırgız’ı İstanbul’da havaalanını basıp herkese ateş açarak kendilerini patlatmaya  götüren motivasyonu sadece anlamak da yetmeyecek, ona cevap vermek için İlahiyat tartışmalarına, sosyo-psikolojik arka plana dokunan projelere ihtiyacımız var. Ama bütün bunlardan önce Türkiye’de acilen ve en önce dürüstlüğe ihtiyacımız var. 
Terör, uzlaşının bildik yöntemlerini kullanmaksızın, yarattığı tedhiş ve yıldırma duygusuyla hedefine ulaşmak ister.Bu amaçla da toplumu infiale uğratacak, ümitsizliğe sürükleyecek ve gelecekten duyduğu emniyet hissini zedeleyecek eylemlerde bulunur.Günübirlik hayat tedhiş edilir, hayatın doğal ritmi ve akışkanlığı bozulur.İntihar saldırısında bulunan örgütler güya politik bir hedef gözetiyorlar ama aslında sokakta, maişet telaşındaki insanın direncini de kırmak istiyorlar.  
Bunların yanısıra; Terör örgütleri kapalı organizasyonlardır.Bu kapalı organizasyonlara ait olmak müntesiplerine seçilmişlik duygusu verir.Önçe; ‘Ben seçilmiş biriyim ve toplumun diğer kalan kısmından üstünüm’ diye düşünmeye başlar kişi. Önceden sıradan, kimsesiz, gariban  sayılan bir genç birdenbire sözüm ona çok soylu, sözüm ona çok yüce bir amaca hizmet ettiğini düşünen bir kimse haline gelir. Bu özellikle gençler açısından çok önemli bir süreç. Zaten varlığıyla ilgili, aidiyeti ile ilgili bir sürü sorular sormakta olan kişi birdenbire bir hücreye dahil olmakla varlığına çok büyük bir anlam kattığını düşünür. İkincisi, bu güya soylu dava için ölümünden sonra isminin yaşatılacağı, kendisinin ve ailesinin saygın şekilde anılacağı örgüt tarafından empoze edilir. Üçüncüsü, bu tür insanların bu görevlere hazırlanmadan evvel bir hücre eğitimine daha çok da birebir eğitime tabi tutulduğunu söyleyebiliriz. Bu birebir eğitimlerde kişi aslında kendisini feda etmekle davalarına çok mühim bir katkı sunacağına inandırılır. Yani bir ‘beyin yıkama’ işlemi gerçekleştirilir. Kendi varlığınızı grubun varlığına ve o sözüm ona soylu bir amaç uğruna feda etmeniz beklenir.Türkiye’de intihar bombacısı olup pek çok insanımızı katleden bir kişinin taziyesine milletvekilinin gitmesi, sonraki intihar bombacıları için bir kolaylaştırıcıdır. Eğer siz bir eylemi bir toplumda yüce bir eylem olarak tasvip eder ve alkışlarsanız diğer üyelerin  ölüme yürümesi de kolaylaşır.Önceki hayatında da çok yararlı işler yaptığını düşünen, kendine inanan, kendine güveni yüksek, sosyal bağları güçlü insanlar kolay kolay intihar bombacısı olmuyor. Yaşamak için bir nedeni olan kişi intihar etmez. Geçmiş hayatında ne aile ne de toplumla anlamlı bir ilişki kuramamış, türlü uyuşturucuların tezgahından geçmiş, kendisini hiçbir yere ve hiçbir inanca ait hissedemeyen kişinin kendine duyduğu özyıkımsal nefret, terör örgütleri tarafından kolaylıkla kullanılabiliyor.  
Konumuza dönersek; Hany Abu Assad,konumuza duyarlı insanlardan biri .Filistin’de doğup büyümüş, Hollanda’da uçak mühendisi olmuş. Çocuklukta amcası onu bir kovboy filmine götürdüğünde sinemanın arkasını dolaşıp atları arayacak kadar etkilenmiş sinemadan.kısaca; ''İşgal altında yaşarken kurallara uymazsanız hayatınızı sefil hale getirebilirler ama ruhunuzu hayallerinizi alamazlar,'' düşünçesine sahip olmuş biri.Filistin gerçekliğini anlatan çok önemli belgesellerin yanı sıra Sokağa Çıkma Yasağı, Rana’nın Düğünü gibi filmlere imza atması Filistinli bir yönetmenin filmlerini izlerken içinde doğan bir ateşle gerçekleşmiş. Sanat böyle bir şey, ferman dinlemeyen gönül gibi aşk işi.Sinemaya geçiş yaparak ruhumu uyandırdım diyor bir söyleşisinde.
Bu yüzdende,Filistin flimlerini izlerken,kendinizi o topraklarda,onlarla beraber yaşıyor sanıp,başka bir aleme dalıyorsunuz.Öyle bir yaşamın içerisinden,böylesine güzel flimleri dünya sinemasına kazandırmak her toplumun ve kişinin harcı değil...Yönetmen iki intihar bombacısının psikolojisine eğildiği Cenneti Beklerken (Paradise Now-2005) filmiyle sinema dünyasını sarsmış, Oskar ödülü almıştı.2014 yılındaki Ömer filmi ise; işgal altında bir ülkede doğup büyümek ve gündelik hayatı bile gözetim altında sürdürmek neye benzeyebilir sorusuna görsel dille açıklık getirmeye çalışıyor.Özellikle bu flimleri,ülkemizdede yaşanan son olayların nasıl planlanarak uygulandığına vurgu yapması açısından,özellikle izlenmeye çok değer..Bende;flimlerden kısaca bilgi vererek,İlgi ve duyarlılığınıza katkı yapmak istiyorum..(Flimlere Google üzerinden kavuşmak mümkün) 
ÖMER/OMAR : Film birbirlerinin çocukluk arkadaşı olan Ömer, Emced ve Tarık’ın direnmekle direnememek arasında gidip gelen başkaldırılarının bumerang gibi tekrar onları vurmasının hikayesi.Duvarın iki yanında farklı iki Ömer var. Bir tarafta fırıncılık yapan, ailesiyle kardeşleriyle olabildiğince normal bir hayat sürmeye çalışan genç adam, öte tarafta sevdiği kız için ölümü göze alan fedakar cefakar bir aşık, bir de direnişe bir ucundan katılan eylemci. Şehirlerin kasabaların tam ortasından aileleri komşuları ayırarak geçen apartheid duvarını bir ipe tırmanarak, ateş açılmayı ölmeyi göze alarak bir kız için geçmeye çalışması, adam boyu duvarı zayıf bir ipe tutunarak aşmak için ellerini kanatması kurgu değil gerçeğin ta kendisi sanki.  
Fırıncı Ömer, insan onuruna aykırı olabilecek ne varsa görmüş geçirmiş arkadaşlarıyla bir yandan ud çalıp şarkı söylüyor bir yandan da silah talimi yapıyorlar....Ömer sevdiği kızın (Nadya) ağabeyi Tarık’ın ısrarıyla bir askerin vurulması işine karışır, vuran Ebced’dir ama onu tutuklarlar. İşkencede arkadaşlarını ele vermesi istense de konuşmaz.Muhbirlerin cirit attığı yerde temkinlidir ya yine de kanmaktan kurtulamaz.Kayıt alınmıştır bile bir adam tarafından.Tayin edilen avukat da mizansenin parçası, bu itiraf cümlesiyle doksan yıl yatabileceğini söyleyerek Ömer’i muhbir olma yolunda köşeye sıkıştırır. İlk kandıran adam “hain için çıkış yolu yoktur” derken muhbir olmayı kabul etse de etmese de hayatının artık bittiğinin işaretini vermiştir bile. Ömer yine de olanları atlatabileceğini, bu zalim adamları kandırmasının mümkün olduğunu sanır ta ki yolun sonu görünene kadar.
İsrail emniyeti ; Ömer’in muhbir olduğu şayiasını çıkarmaktan geri durmayarak ailesi ve kız arkadaşından kopmasına yol açarlar. Nadya terk edince duvarı tırmanmaya çalışan Ömer’in düşmesi de anlamlı. Çünkü aşkla çıkılabilir ancak bu korkunç duvar, yoksa bu gücü bulamaz insan. Onu düştüğü yerden kaldıran ve tırmanması için destek veren yaşlı Arap sabırlı olmasını, güzel günlerin geleceğini söylerken bildiği bir şey var gibidir. Tarık öldürülür ve bunu Ömer’den bilen bir Filistinli grup peşine düşer,onlardan kurtulması için bu sefer polisten onları yakalatma teklifi. Ömer’in kuşatılması Filistin’in kuşatılmasıdır aslında.Ebced’in anlattığı maymun hikayesi filmin sonuna nokta koyaçaktır.''Afrika’da maymunları yakalamak için dar çukurlara kesme şeker konuluyor ve maymun şekeri almak için elini soktuğunda bir daha çıkaramıyor oradan. Bir nevi kapan.''
Güven telkin ettiği işkencecisi Rami’nin işittiği son söz ise: Afrika’da maymunlar nasıl yakalanıyor biliyor musun?
Cenneti Beklerken; Kais Nashif, Ashraf Barhom İki filistinli gencin radikal gruplar tarafından eğitilerek intihar bombacısı yapılması ve vakti geldiğinde bu bombayı patlatmaları sağlanacaktır. İki genç hedeflerine doğru giderken bir birlerini kaybedecek ve tek başlarına bu yola devam edeceklerdir ve yolda içinde bulundukları durumu sorgulamayı tercih edeceklerdir. 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri