BATININ AK PARTİ KARŞITLIĞI NEDENDİR?


Bu makale 2016-09-26 05:21:39 eklenmiş ve 911 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz


Alman medyası, tıpkı Amerikan medyası gibi;  Eskiden çok daha önemli gelişmeleri haber bile yapmazdı.

Sisi'yi kırmızı halıyla karşılayanlara sessiz kalırken,son yıllarda,Türkiyedeki en küçük tartışmaları bile gündemine alan, gazete ve dergilerden geçilmiyor.

ABD ve Almanya'nın önde gelen gazete ve dergilerinden 6'sının;  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı hedef alan, "tehdit ediyor" başlığıyla çıkmasını ve "Türkiye'de; Erdoğan önderliğinde, güç odaklı, irrasyonel yönleri olan, modern dünyaya mesafeli bir rejim kurulmuş durumda. Suriye'de IŞİD'i destekliyor,İslamcılığı kışkırtıyor. Bölgede Sünni bir cephe kurmaya çalışıyor..'' yorumlarını okurken,malesef; İran, Suudi Arabistan ve Mısır'daki antidemokratik rejimlere karşı hırçınlık ettiklerine nedense tanık olmuyoruz.Örneğin,Guardian'ın Türkiye başyazısının kilit cümlesi “Tam Batılılaşmamış, yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez.” diye başlayıp,devam edebilirken,Türkiyenin karşı tavır koyması seviyesizce eleştirilebiliniyor..
Neden böyle? Çünkü Türkiye'yi  Yeni Türkiye formülü ile özgür bırakmak, bölgenin kontrolünü ilelebet kaybetmek ve yeni bir Ortadoğunun  oluşumu ile yeni bir çağın açılışı demekti...Bu kin ve  mücadele ortadoğunun başına yeni gelmiyordu..Bu nedenlede; ne zaman ki Erdoğan'ın “kontrolden çıktığını” fark ettiler,düğmeye basıldı.Yere göğe sığdırılamayan Erdoğan,The Economist'te boğdurulan 3. Selim'e benzetilerek ölümle tehdit edildi.Hitler bıyığı ile Alman dergilerinde yer aldı. Kendisine ve kendisini destekleyenlere karakter suikastları başladı.Ülkedeki Batıcılar,sözde liberal ve solcu aydınlar da desteklerini çekip,Cemaatle aynı anda pozisyon değiştirerek,savaş durumuna geçtiler. 
Peki Erdoğan,ın suçu neydi?.“Bu ülkeyi bu ülkenin halkı yönetsin”demek. Ve “Bana emanet edilen milli iradeyi uluslararası güçlere, onların içerideki maşalarına teslim etmem,Türk-Kürt kardeştir,herkes eşittir,birbirini öldürmesinler,barış olsun” diyerek,Dersim katliamları için özür dileyip,1915 Büyük Felaketi için taziye yayımlamasıydı..Yine Erdoğan’ın seslenişini hepimiz hatırlarız ;"Onlar okyanus ötesi kıtalardan gelerek bu coğrafyaya biçim vermeye çalışacaklar; biz ortak kültürel, tarihsel mirasımızın güçlü köklerine rağmen kendi bölgemize ilgisiz kalacağız.Bunu mu kabul edelim?” 
En iyi dostları olduğumuz günlerdeki; 2005 Kasımında Beyaz Saray’da Erdoğan Bush tokalaşması, ardından askerin siyaset belirleyiciliğine son verilmesi, 2009’da Obama’nın ayağının tozuyla Türkiye’ye gelip “stratejik ortağını” dünyaya ilan etmesi,kimseyi yanıltmasın. Bütün bu adımlar atılırken Arap dünyası sokaklara dökülmemiş, Mısır’da seçim tecrübesi yaşanmamış, Erdoğan iktidarının İslam coğrafyasına dönük ılımlı İslamik bir Batı müttefiki rolünü istenilen sınırlar içinde taşıyıp taşımayacağı test edilmediği gibi,AKP iktidarı, ABD/İsrail ekseni açısından olağanüstü küresel bir proje olan Gülenist yapıya güçlü bir iktidar fırsatı vadediyordu. Çünkü;Neocon’cu strateji için “Ortadoğu’da dost Müslüman ülke” beklentisi, seçilmişlerin muhtemel yalpalamalarına terk edilemeyecek kadar önemliydi. Nitekim takip eden yıllar Gülenist örgütlenmenin altın yılları oldu. Bankalar, şirketler, eğitim kurumları ve medya zenginliğine eşlik eden çok güçlü bir bürokratik atak gerçekleştirildi. Emniyet ve yargının ele geçirildiği; TÜBİTAK’tan, Borsa’ya, Adli Tıp’tan TİB’e kadar yayılarak sonunda MİT’in talep edilebildiği, dalga dalga genişleyen bir işgal yaşandı.
Buna;İster çaresizlik, ister aymazlık veya tecrübesizlik diyelim; AKP hükümetlerinin Türkiye’si 2010 yılına gelindiğinde ikili iktidar gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştı. Kitlesel gücüne güvenen, kendi hedeflerinde inatçı bir sivil hareket olarak AKP ve ABD/İsrail patronajından elde ettiği küresel desteğe ve neredeyse rakipsiz duruma geldiği bürokratik etkinliğe güvenen Cemaat.Aradan geçen zaman, olaylara entelektüel bir dürüstlükle tarafsız ve önyargısız bakan her göze öğretti ki, bu ikili iktidar, varoluşsal nedenlerle, sürdürülebilir değildir. Hem içinden geldiği kültürel ve ideolojik kökler, hem de temsil ettiği toplumsal çıkarlar nedeniyle bölgesel güç iddiaları taşıyan AKP ile; varlığını Batı çıkarlarına borçlu ve misyonu onu korumak olan bir örgüt Türkiye’de iktidar ortağı olamaz.  
Mavi Marmara’yı hatırlayalım. “One minute”, Suriye, Mısır, İran sorunlarındaki ayrışmaları; çözüm sürecindeki tartışmaları unutmayalım… Bütün buralarda, temkinliliği elden bırakmasalar da ikili iktidarın iç çatışmalarına tanık olduk.7 Şubat 2012’de kavga iyice su üstüne çıktı ve 17-25 Aralık’ta zirve yaptı.
Batı açısından kritik eşik Mısır seçimleridir. Mısır seçimleri, Arap baharının yönüne dair Batı’da çanların kimin için çaldığını gösteren derin bir kırılmadır. Sadece Batı’da mı?  Suud krallarının, arkaik diktatörlüklerin çöküşünün de habercisi oldu Müslüman Kardeşler. Sünni Arap dünyasında sandığı nereye koyarsan oradan, Batı’ya mesafeli kendi bölge çıkarlarını kollayan Erdoğan/Mursi aksında iktidarlar çıkacağı görünür oldu. Emperyal akıl “evrensel demokratik normları” kenara atmakta tereddüt etmedi ve Mısır’ı askeri vahşetin kucağına attı.
Süreç Mısır’da ezildiyse; Suriye’de Esad’ı ayakta tutan dengeler değişmiyorsa, İŞID gibi vahşi radikal bir aktör sahneye çıkmış ve Batı’nın İslami çevrelere yatırım yapmasını kabul edilemez risklere dönüştürmüşse; Türkiye’de değişim neden durdurulamasın? Erdoğan da pekâlâ geriletilebilir ve Türkiye’nin geleceğine karar verilecek masa Batı’nın patronajında tekrar kurulabilir.Bu nedenlede Erdoğan’ı durdurma blokuna giderek yeni katılımlar oldu.  
Şurası kesin ki AKP Türkiye’de çok fazla sayıda kişinin kimyasını bozdu.Hem de 28 Şubat’ın henüz beşinci yılında ve yeni kurulan bir partiyle… Ama asıl travma bu partinin reformlara girişmesi,Kürt meselesini çözmeye soyunması, askeri vesayeti neredeyse bitirmesi ve ekonomiyi iyi yönetmesi oldu.''Laik/sol'' kesimin çoğunluğunun içinden AKP’nin yaptığı olumlu işleri teslim etmek bir türlü gelmedi…Reformcu ve dönüşümcü yaklaşımın ‘geçici’ olduğu, ‘mecburen’ yapıldığı, partinin ‘asıl’ yüzünün eninde sonunda ortaya çıkacağı savunuldu ve giderek psikolojik açıdan bu beklentinin esiri olundu. Dolayısıyla Gezi olayı sadece bir sokak kalkışması değildi.Kobani bahanesi ile ölüme itilen ve kasten vahşice öldürülen 50 kişi ‘konu dışı’ olarak görülüyor,ama Gezi sırasında yaşananlar bir dinsel ritüel duygusu içinde yad ediliyordu.  
Batı’dan kopmamak, fakat bir özerklik mesafesi koymak; Ortadoğu’ya sırtını değil yüzünü dönmek… Yeni dönemin dış siyaset çizgisinin bu iki ayağa bastığını söyleyebiliriz.Irak Kürt yönetimini “düşman aşiret reisi” gören dar, kibirli resmi bakış, yerini, yakın ve değerli müttefik kabul eden politikaya bıraktı.Arap ayaklanmalarıyla birlikte dostluk politikaları kurulan rejimlerin yanında durmak imkânı kalmadı. İktidar doğru ve haklı bir seçimle rejimleri değiştirmek isteyen muhalif hareketleri destekledi. Suriye’de kendi halkına savaş açarak bütün meşruiyetini kaybeden Esad rejimine ve Mısır’da seçimle gelen Mursi’yi deviren darbeci Sisi iktidarına karşı açık, net cephe aldı…Filistin davasına yüksek sesle sahip çıkıldı İsrail’e açık tavır alındı.Sırasıyla dış politika tabularının yıkıldığına tanık olduk. Sonuçta;patlayan bombalardan yola çıkarak,kestirmeden Türkiye’nin durduğu yerin yanlış olduğu sonucunu kamuya göstermiye çalışarak,verilen desteğin çekilmesine destek vermeye çalıştılar..Ama halkımız;patlayan o bombaların,Türkiyenin yanlış yerde değil, tam da doğru yerde durduğunun,karşılığından kaynaklandığının bilinçindeydiler ve ''Türkiye’nin insan hakları sorunu yok, başımız göğe erdi falan''dademiyorlardı..Var elbette ve hep vardı da.İçte ve dışta şahit olduğumuz askeri darbe isteme arsızlığı da,meselenin demokrasi ve insan hakları olmadığının bir göstergesiydi.Onlara göre son çare olarak,ABD’nin 1960,1971 ve 1980’deki gibi bir askeri darbe yaptırması kalmıştı..Öyle veya böyle, halkın seçtiğini yıkıp başka bir yönetim oluşturmayı başarırlarsa, bunun sadece Türkiye için değil, bütün bir coğrafya için felaket olaçağı önemli değildi..Türkiyede yaşayan halklar 15 Temmuzda gerekli cevabı,yaptıkları tarihi direnme ve mücadeleyle tüm dünyaya gösterdiler..
Bu nedenlede; Obama ile Erdoğan arasında, demokrasi, yargı bağımsızlığı, basın ve ifade özgürlüğü, bunların kullanımı ve sınırları arasında önemli bir bakış farklı var.Bu fark, her iki lider tarafından açıklıkla dile getiriliyor.Bu gerginlik sadece ABD'nin ya da Obama'nın Türkiye'ye, Erdoğan'a yönelttiği eleştirilerden,Türk iç siyasetindeki tablodan kaynaklanmıyor.Erdoğan'dan Batı'ya yönelik eleştirileri de bu gerginliğin,daha doğrusu değer ayrışmasının diğer ayağını oluşturuyor.AB'nin tavrını görüyorsunuz.Terörle mücadelede tavrınızı yumuşatmalıymışız. Ne zamandır Türkiye'yi idare etmeye başladınız. Kim size bu yetkiyi verdi?...72 kriterin içerisine getirip terörü de soktular. Bizim anlaşmamızda böyle bir şart var mıydı? Bunların neden yapıldığını çok iyi biliyoruz.Türkiye'ye terörist tanımını değiştir demek bu işten vazgeç demektir.  
Bu nedenlerlede,ABD-Batı ve hangi devlet olursa olsun,hiç şüphesiz Türkiye,yi ve onu bu hale getirenleri hiçmi hiç sevemez....
 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri