İNSAN OLMANIN ZORLUKLARI..


Bu makale 2016-10-17 05:15:06 eklenmiş ve 776 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

 

 

 

 

 

 

 

 

 İnsan olmayı öğreniriz. Yolların çatallandığı yerlerde ahlakın ve vicdanın izlerini takip ederek insan oluruz. Hepimiz kendi hayatlarımızın çırağıyız, kendi acımıza ve başkalarının acılarına dokunarak ilerler, olgunlaşır ve hayatın künhüne varırız.Ya da kendi ruhumuza bile bakamaz, uçurumlarımızla yüzleşmeyi göze alamaz ve  kendini kandırmanın serin ikliminde kalakalırız.Modern dünyanın en büyük salgını olan yüzeyselliğe demir atar ve  dünyanın siyah ve beyazlara ayrışmış kaba bir resmine gönül indiririz.Oysa dünya kaba ikiliklere gelmeyecek kadar karmaşık, insanlar değişik zamanlarda iyi ve kötüye kanatlanabilecek kadar çok katmanlı, kimlikler modern akışkan dünyada her yöne akabilecek kadar hareketlidir. 

Afrika gelenekleri ubuntu felsefesinden bahseder. Kişi ancak diğer kişilerin varlığıyla bir kişi olur.Konfüçyüsçülükten İslam’a bütün kadim öğretiler insana bir mikrokozmos, bir alem-i sagir olarak kıymet verir.Yani, her insanın ötekine muhtaç ve yar olduğu bir kozmik düzen. İnsanlığımız başka insanlara nasıl davrandığımızla, yolların çatallandığı yerlerde hangi patikayı takip ettiğimizle şekillenir. Başka insanların ruhunu ve zihnini anlayamadığımızda sadece onları insanlıktan çıkarmakla kalmaz kendi insanlığımızın özünü de sakatlarız.Örneğin;Politika kalpten kalbe giden yolu, ‘gönüller yapmayı’ becerebildiği ölçüde insanların haysiyetlerini dikkate almış olur.
Var olmak konuşmaktır. Duyulmayan, tanınmayan ve hatırlanmayan yokluğa bırakılmıştır. Var olmak ancak öteki için ve öteki sayesinde mümkün. Varlık ancak ötekinden bir yankı bulduğunda anlamlanıyor. Sesimiz ve varlığımız önce öteki, sonra kendimiz içindir. Ötekine cevap vermekle mükellefim, onun cevaplarına yer açacak bir konuşmaya mecburum. Ahlaki bilinç bu konuşmayla başlar, ötekinin garipliği ve incinirliği benden bir tepki ister. Sesimiz başka sesleri, kelimelerimiz başka kelimeleri yankıladığında ahlaki bilincin alanına girmiş oluruz. Dil ötekinin varlığını yadsıdığında, ona cevap vermeye tenezzül etmediğinde veya nihai sözü söyleme hevesine düştüğünde,hükmünü zor kullanarak yürüten, zorbalık eden bir kişiliğe dönüşür. 
Küreselleşen dünya önümüze bir dizi gerginliği de boca ediyor: Açılma ve kapanma, birleşme ve ayrışma, yok etme veya imar etme gibi. Sözgelimi Avrupa Birliği kendi içinde sınırları kaldırırken Teksas ve Meksika, İsrail ve Filistin arasına insanı ezen duvarlar örülüyor. Aslında bu iki kötücül tasarım da birbirinden ilham ve teknoloji ödünç alıyor ve meşruiyet kaynakları olarak bir diğerine işaret ediyor. Hızlı küreselleşme ve şehirleşme süreçleri bir dizi olumsuz sonuç da üretiyor.Artmış nüfus yoğunluğu,hızlı göç akımları, artan yoksulluk ve gelir adaletsizliği ve artık birbirine yakın yaşamak zorunda kalan toplumlar arasında giderek tırmanan çatışmalar, ne yazıkki,bunlardan birkaçını oluşturuyor...
1 Ocak 2015,de vefat eden,Ünlü Alman sosyolog, hekim ve yayımcı Ulrich Beck, giderek çeşitlenen aktör ve faktör arasında artan bağlantılara '‘risk toplumu’' adını veriyordu. Risk toplumunda ötekini kendimize tehdit sayacak ve onunla aramıza duvarlar mı öreceğiz yoksa onunla etkileşime girmeyi bizi zenginleştirecek bir tecrübe olarak mı mütalaa edeceğiz? Yakın olmak karşılıklı anlayış ve ticareti mi besler yoksa çatışmaları mı? Bu ikilemler üzerine herkes kendi meşrebince bir yaklaşım üretiyor.
Sosyolog ve filozof olan Zygmunt Bauman ; Postmodern felsefenin hem sosyoloji alanında uyarlanmasını hem de genel kuramsal düzeyde sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini ortaya koyan yapıtlarıyla tanınır ve '‘Sınırlar bir fark yaratmak için çizilir: belli bir yer ile diğer alanlar, belli bir zaman aralığı ile diğer zamanlar, belli bir insan çeşidi ile insanlığın geri kalanı arasındaki fark’' diye değerlendirmede bulunur..
*Sınırlar güven de aşılar. Bize nerede ve nasıl hareket etmemiz gerektiğini gösterip, kendimizden emin hareket etmemizi sağlar. Bu rolü üstlenebilmeleri için de sınırlar işaretlenir. Mary Douglas’ın Tehlike ve Saflık’ta  belirttiği üzere düzen, doğru şeylerin doğru yerde bulunması anlamına gelir. Sınır, neyin nerede “doğru” olduğunu ve neyin “yersiz” olduğunu bize vazeder. Yağda yumurta, kahvaltı tabağında iştah açıcı görünebilir ama yastığınızın üzerinde sadece tiksinti uyandırır. Yerinde olmayan şeyler pis sayılır. Pislik oldukları için süpürülmeli, kaldırılmalı, yok edilmeli ya da ait oldukları yere götürülmelidirler; tabii öyle bir yer varsa. İstenmeyenin ortadan kaldırılmasına “temizlik” diyoruz. Tıpkı bunun gibi, Suriyeli misafir, kimileri için bizim saflığımızı bozan, sokaklardan temizlenerek ait olduğu yere gönderilmesi gereken bir kimsedir. Çünkü yabancı kılık kıyafetiyle, duruş ve endamıyla, deri rengiyle fark edilen kişidir. O yerleşikler için bir suç ve tehdit unsurudur, ait olamamış kişidir. Onu yabancılığın işaretlerinin kaybolduğu yere geri göndermek ister, varlığıyla saflığımızı bozduğunu düşünenler.
**Aslında mülteciler yer değiştiriyor değildir,yeryüzündeki yerlerini yitiriyorlar; Bauman, mülteci ya da sığınma kamplarının, çıkış imkânı ortadan kaldırılarak kalıcı hale getirilmiş,geçici yerleşim düzenekleri olduğunu söyler. Geldikleri yere dönemezler, geçinme imkânları kalmamıştır, evleri talan edilmiş ya da her şeyleri çalınmıştır. Ama geri dönecek bir yeri olmayan bu insanların gidecekleri bir yer de yoktur. “Kalıcı geçicilik”teki yeni yerleşim yerlerinde mülteciler “orada bulunmaktadır ama oraya ait değildirler”.İçinde zamanın durduğu bir boşluğa asılıdırlar. Ne yerleşmişlerdir ne hareket halindedirler; ne yerleşiktirler ne göçebe.  
İnsanın ilacı; İnsan insanın zehrini alır.Sohbet ve yarenlikle derindeki yaralarımız iyileşmeye tutar. Dünyanın bir tinsel devrime ihtiyacı var.Her birimiz günün birinde başka bir ülkede yabancı olarak kendimizi bulabiliriz. Nasılki bugün,kendi ülkemizde birbirimizin yabancısı haline gelebildiysek ..
Rus filozof ve edebiyat teorisyeni Mihail Mihayloviç Bakhtin, insanın bir kenarda durduğunu,her zaman uçurum sırtı yürüdüğünü söyler.Hepimiz ötekinin kenarındayız ve o da ‘bir öteki olarak benim’ kenarımda yürüyor.
Sohbetle dünyaya bir isim vermeye gayret ederiz.  
Eleştirel pedagojinin etkili kuramcılarından ve Eleştirel pedagoji hareketinin temel metinlerden biri olarak kabul edilen ''Ezilenlerin Pedagojisi'' adlı çalışmasıyla tanınan,(Paulo Freire) Paulo Reglus Neves Freire’nin ,''Bütün gayretim onun söz söyleme hakkını elinden alan şiddeti önlemek ve ona, onun kelimelerine dünyamda bir yer açmak için olacaktır. Ancak böylece eşit bir düzlemde bir konuşma başlatabiliriz. '‘Ufukların kaynaşması’'yla ikimiz de toplamımızdan daha fazlası haline geliriz.Gerçek bir sohbet ikimizde de içgörüler yaratır ve bu içgörü ne sadece bana ne de sadece ona aittir.Burada korku ve sıkılmaya yer yok zira hakiki sevgi,korkuyu kovar.Sevmekle öğrenmeye de başlarız. Muhatabımın ne olduğunu, neye benzediğini, hikâyesinin bana  ve dünyaya ne sunduğunu böylece anlamaya başlarım.''dediği gibi.
İçinde yaşadığımız çağda hepimiz hakikatin sürgünüyüz ve derme çatma bir gemide, yersiz yurtsuzluğun bütün belirtilerini üzerimizde taşıyarak bizi kabul edecek bir ülke arıyoruz. Ruhumuzu yaslayacağımız bir esenliğin peşindeyiz. İnsan artık fiziksel olarak değilse bile zihinsel olarak mülteci. Hiçbirimizin bu gezegende ötekini hor görmeye, ötekine düşmanlık üzerinden bir politika yürütmeye hakkımız yok. Düşmanlık paradigmasının sonuna geldik.Ötekinin yaralarına işaret etmek benim sızılarımı hafifletmiyor.Konuşma zamanındayız artık.‘Ne bu,ne öteki’ tarzı bir düşünceden, ‘hem o hem öteki’ diyebileceğimiz düşünceye geçmemiz, bir zihinsel sıçrama gerçekleştirmemiz gerekiyor.  
Zira insan insanın zehrini alır.Tıp günümüzde hayatı uzatmaya çalışmıyor, ölümü uzatıyor. Hastanın insan ve kişi olarak saygınlığı çoktandır tıp mesleğinin ilgi alanında değil.O yüzden hayatın mevsimleri olduğunu ve yaşlılığın tedavi edilmesi gereken bir sorun olarak telakki edilemeyeceğini kabullenemiyoruz. Ölüm kişisel bir bozgun değil. Hayatın da çevrimleri var ve insan için önemli olan ecel vakti gelip çatana dek anlamlı bir hayatın izini sürmek. Modern tıp hastalığa ardındaki toplumsal anlamı da hesaba katarak bakmak yerine, bir organın düzeltilmesi gereken işlev bozukluğu olarak bakıyor. Tıp bilimi insanın ölümlülüğünü kabullenmekte ayak direttiği oranda, ‘bir can çekişme olarak hayat’ uzuyor.
Ölüm hakkında konuşmak için neredeyse bir toplumsal tabu var.Alman Antropolog Ernest Becker, ünlü kitabı Ölümü İnkar’da Batı uygarlığının ölümü inkar üzerine temellendiğini söylüyor.Güzellik,gençlik,zenginlik ve tüketiciliği kutsuyoruz. Hayatlarımızı uzatacak ve ölümü geciktirecek ne varsa rağbet gösteriyoruz. Gençliğin ve cinsel cazibenin bilgelik ve olgunluğa galip gelmesi, yaşlılarımızın giderek daha fazla bakım evlerine terk edilmesine yol açıyor.Ölüm hastanelerde gözden uzaklaştırılıyor ve tıbbileştiriliyor.Tıp bilimindeki ilerlemeler bize her şeyin eninde sonunda tamir edilebileceğini, kimsenin hasta kalmasına izin verilmeyeceğini ima ediyor.Hastalık bir zayıflık, ölüm ise nihai bir başarısızlık olarak telakki ediliyor.Aşırı tıbbileştirme ölümlülüğü sarmalaması gereken tefekkürü gönülden ırak tutuyor ve onun yerine içimizi utanç ve felaket hissiyle dolduruyor.Böylece kendi hayatlarımızı kontrol edemediğimiz hissiyle temas ediyoruz.
İnsan kaybettiklerinin yasındadır, yas tutmayı reddetmek, bir bakıma yaşamayı da reddetmektir. Ölümle yüzleşmek yaşama cesareti ister. Hayatın trajedisi ölmek değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir.Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden Rilke’nin söylediği gibi, '‘insanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor’'. Ölümün olmadığı bir hayat seyrelmiş,yoğunluğunu ve canlılığını kaybetmiş bir hayattır.Hayatın geçiciliğidir ki  ondan aldığımız neşeyi tırmandırıyor. Ancak ölüme bakmakla,ölümle yüzleşmekle anlam ve gayemizi keşfetmenin derdine düşeriz.Ölüm korkusuyla yüzleşmek bizi kendi iç dram,korku, duygu ve dehşetlerimizle baş başa bırakır, onlara temas etmemizi sağlar. Bu duyguları derin bir biçimde yaşamak bizi insan olmanın ne demek olduğu sorusunun ortasına getirip bırakır.Kendisiyle konuşabilen insana bir başkasının umutsuzluğu da konuşur.Ölüm korkusu ölümü durduramaz ama hayatı durdurur.
Ufak bir hayal alıştırmasıyla bitirmeye ne dersiniz? Hastane acilindesiniz ve ölüm size göz kırpıyor. O an sizin için en öncelikli olan şey neyse, hayatta da öncelikli olan odur. İçinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar.Kısaca;İnsan başkalarının yaralarına işaret etmekle kendi yaralarının sızısından kurtulmaz. 
*/**( Bu parağraflar,aslında Avrupadaki Türkiyelileri ve tüm yabancıları,ifade edmiyor mu..??) 

 

 

 

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri