Laiklerin demokrasiyle imtihanı ve Birlikte yaşamın kuralları..


Bu makale 2016-12-12 05:26:35 eklenmiş ve 639 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz


Yıllarca Türkiye’de tartışılan konulardan biriside ; ''Laikler demokrasiyle bir arada yaşayabilecek mi? Laikler demokrat olabilecek mi? '' dir.. Çünkü; Türkiye’de laikler ile dindarlar arasında demografik bir fark var. Dindarlar daha kalabalık.Laikler bu farkı yıllarca en başta ordu,siyaset,akademi, medya, bürokrasi, sanat dünyasındaki ağırlıklarıyla kapatmaya çalıştılar.Çok partili hayata geçene kadar bir sorun yoktu. 1960 darbesi ve 1961 anayasasıyla da sandığa rağmen iktidarda kalmanın formülünü buldular. 
Sandıkta muhafazakâr-sağ partilerin ağırlığı ordunun vesayetiyle dengelendi, denetlendi. Bir nevi ordu laiklerin hep iktidarda kalan, sürekli koalisyon ortağı olan partisiydi. Merkez sağ siyasette,buna itiraz edenler çıksa da, bu ortaklığı baştan kabul etmiş bir siyasettiler.Turgut Özal,ın ortaya koyduğu siyaset anlayışı ve bundan taviz vermeyişi,suikasta kurban gitmesinin koşullarını doğurdu..
2002’de AK Parti iktidara geldikten sonra da (Kıbrıs hariç) bu koalisyon;2007 e-muhtırası ve 2008’deki kapatma davasına kadar,devam etti..Bu davalar; Vesayet sorununu çözmede,zamanın geldiğinin birer işaretleriydiler.. Fetullahçılarla tabanının vermiş olduğu desteğe güvenerek harekete geçti..Verilen bu desteğin;kendi vesayetini hayata geçirmekten başka bir amaçı gütmediğini,çok geçte olsa anladı ama,maalesef ''atı alan üsküdarı çoktan geçmişti''...
90 yıl sonra ilk kez siviller yönetimin tek sahibiydi. Laikler için ise siyaset, demokrasi, sandık, kaybedilmesi kesin bir oyundu. AK Parti, havadan nem kapan aşırı hassas laik kesimi kavrayan bir politika izleyemediği gibi,CHP,de muktedir olmaya alışmış bu kitleleri temsil etmeyi beceremedi.Sonunda Gezi patlak verdi. TSK’larını kaybeden laikler, güçlerini hep birlikte sokağa çıkıp,zıplayarak,direnerek,barikat kurarak,kendi iktidar-kurucu şiddetlerini kendileri kurarak, kendi olağanüstü hallerini kendileri üreterek göstermeye çalıştılar.O günden beri de bu teyakkuz hali, bitmeyen kurtuluş savaşı, olağanüstü hal psikolojisini sürdürüyorlar.Artık onlar seçmen değil direnişçi,  AKP iktidardaki parti değil işgal kuvveti, Erdoğan 2002’den beri tüm seçimleri kazanan bir siyasetçi değil, diktatör.Ve daha büyük bir laik kitle içinse AKP’ye karşı çare, “şuna bir şey desene” diye büyük ağabeyi olarak Batı’nın kapısını çalmak. Laikler, Ortadoğu’da bir İslam ülkesi içinde ezilen bir Batılı azınlık gibi davranarak AKP’yi, bileğini bükeceğini düşündükleri daha güçlü, büyük bir üst merciyle alt edebileceklerini düşünüyorlar.Gezi’ye müdahale etmesi için NATO’yu göreve çağırmaya kadar gidenler bile oldu. Gönüllerine göre bir Sisi bulsalar, Batıcı bir askerî darbeye Mısırlı laikler kadar hazırlar.
Gülünç olan şu ki; Ne Marksizm-Leninizm kökünden uzanan solun, ne de Kemalist seküler damarın kendi iktidar tarihlerinde – ve coğrafyalarında- en küçük bir demokrasi deneyimi yok. Ezilen sınıfları ve toplumsal “ilerlemeyi” temsil ettikleri; demokrat oldukları kendi kof iddiaları. Tam tersine bu iddiayı tamamen yalanlayan bir tarihsel pratik söz konusu. Kemalist rejimi ülkemizin bir ürünü olarak yakından tanıyoruz. Marksist-Leninist pratiği ise dünya örnekleri üzerinden biliyoruz; tek bir adet, çok partili genel seçime dayanan siyasal rejim tecrübesi bulunmuyor sicilinde.
Evet, bu ülkede muhafazakâr sosyolojinin eleştiri duymaya, tartışmaya ihtiyacı var. Evet, siyasal liderliğin denetime, uyarıya, diyaloga ihtiyacı var. Evet, (seküler/muhafazakâr) kültür ekseninde yarılmış sosyolojik dünyamızın köprülere ihtiyacı var. Birbirimizi duymaya, demokrasiyi tartışmaya, siyasal hayatı, sosyal ilişkileri normalleştirmeye ihtiyacımız var…
Fakat bu,“yapısalcı teoriler” ve nefret duygularıyla başarılabilecek bir şey değil.Batıda "ordu göreve" mitingleri yapılırken "PKK bölgede laikliğin teminatıdır" diyerek darbecilere göz kırpan yöneticilerine ne demeli?  
Laiklik şiddetin, terörün ilacı mıdır?
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bir ara ilginç bir söz sarf ederek; Şiddetin ilacının, çaresinin laiklik olduğunu söyledi.Laiklik neymişte,haberimiz yokmuş..Çaresi olmadığı dert, çözmediği sorun yok. İlerlemenin anahtarı o. Aydınlığa giden yol o. Uygarlığın en temel ölçütü o. Hatta adamlığın, insanlığın kıstası da o. Kılıçdaroğlu sayesinde öğreniyoruz ki, laiklik aynı zamanda şiddetin, terörün önlenmesini sağlayacak başlıca araçmış.
İnsan cinsi şiddet kullanma potansiyeline sahip. İnsanlık tarihini de maalesef bir şiddet tarihi okumak mümkün. Kuşku yok ki, devletler birer şiddet aygıtı ve şiddeti en yaygın ve yoğun şekilde kullanma potansiyeline, gücüne sahip.Devletler büyük savaşlar yaptılar ve milyonları öldürdüler, daha fazlasının öldürülmesine sebep oldular.Bugün geriye bakınça bazı savaşların ne kadar anlamsız ve insanlığa nasıl dehşet verici ölçüde zararlı olduğu görülüyor.
Ancak, devleti eleştirirken her problemin sadece ve yalnızca devletten kaynaklandığını söyleyip başka tür bir devletçiliğe yelken de açmayalım. Devletler olsa da olmasa da insan toplumlarında şiddet potansiyeli var. Sıradan, günlük ilişkilerde dahi her an şiddet patlayabilir. İşte kadınların erkekler tarafından öldürülmesi. İşte aile içi şiddet. İşte çeteleşmeler ve sokağa yansıyan çatışmalar.
Peki, tarihi tecrübe Kılıçdaroğlu'nu doğruluyor mu? Laiklik şiddete çare oluyor mu? Dinler şiddetin yegâne veya en büyük kaynağı mı? Daha önce de yazdım. Hiçbir din şiddete prim veren, şiddeti destekleyen yorumlardan kesin olarak ve ebediyen muaf değil. Bütün dinler şiddeti teşvik edecek şekilde de kınayacak ve sınırlayacak şekilde de yorumlanabilir. Hristiyanlık ve İslam tarihi bu açıdan okununca karşımıza çok malzeme çıkar. Ancak bu, şiddetin sadece dinlerle ilgili olduğunu göstermez. Laikliği siyasî ve hukukî bir ilke olarak benimsemek ve uygulamaya çalışmak insanın şiddete kaynaklık edebilen tabiatını değiştirmez. Laik olsun olmasın, hiçbir siyasî felsefe şiddetten tamamen uzak kalamıyor.
20. Yüzyıl'ın totaliter faşist, nasyonal sosyalist ve sosyalist sistemleri laikti.Laikliğin şiddete kaynaklık edebileceğinin en iyi ispatı aslında CHP'nin kendi tarihi. Ama bunu CHP içinde yetişen bir kafanın görmesi,görse bile kınaması zor.Çünkü o kafa ideal birey ve toplum uğruna sınırsız şiddeti meşru, gerekli ve yararlı gören bir kafa.Çünkü Kemalizm darbecilikten ibaret değil; Türkiye kuruluşunda özgürlükçü laikliği değil baskıcı hatta totaliter laisizmi tercih etti ve yakın zamanlara kadar bu yolda yürüdü. Devlet vatandaşların diline olduğu gibi dinine de karıştı. Hemen hemen her dinî grup bu anlayışa dayanan uygulamalardan az veya çok zarar gördü. Bu yüzden ülkemizde laikliğin geçmişi laikliğin geleceğine referans olamaz,yol gösteremez.Bir asra yakın toplumsal, siyasi ve düşünce yaşamımızı derinden etkilemiş ve muhalefet dahil hemen her alana dal budak sarmış, damgasını vurmuş bir “Türk tipi” ideoloji. 
Laiklik aklın ve bilimin değil toplumsal tecrübenin ürünü. Dinlerin parçalanmasından doğan çatışmaların tüm tarafların yok olması tehlikesini yaratması ile klasik dinlere benzemeyen inançların veya dinlere mesafe koyan duruşların yaygınlaşması laikliğin kaynağı. Vatandaşlığın dindaşlıktan ayrılması, yani dinsel temele dayanmaktan kurtarılması, kimsenin kimsenin dinine karışmaması ve devletin vatandaşları arasında dinî sebeplerle olumlu veya olumsuz ayrımlar yapmaması demokratik/özgürlükçü laiklik dediğimiz şeyin özü.Özellikle gayri Müslümlerin ve Alevilerin hakları alanında. Buna rağmen laiklik bakımından Türkiye bugün dünden daha iyi ve ileri durumda.
Elbette daha atılması gereken çok adım var. 
Şunu iyi bilmeliyizki; Devlet,tarihsel süreç içerisinde biçimsel olarak bazı değişiklikler geçirse de özünde her bir toplum düzenine/üretim tarzına uygun düşen ve egemen sınıfların çıkarları üzerinde oluşmuş bir hegemonya aracıdır.İdeolojik, siyasi, askeri, dini, kültürel onlarca gizli ve açık kurum ve kuruluşlarıyla dev bir organizasyon olan devlet,askeriyle,polisiyle, mahkemesiyle, hapishanesiyle egemen bir sınıfın veya sınıflar ittifakının baskı ve terör aygıtıdır. Türkiye’de Kontrgerilla, JİTEM, MİT, Psikolojik Harekat, Özel Harekat, Koruculuk vb. özel savaş aygıtları devletin bu niteliğiyle ilgilidir.
Bu nedenlede;Birlikte yaşamak kültürünü güçlendirmeyen, yaygınlaştırmayan ve derinleştirmeyen bir Türkiye’nin, ne ekonomisinde sürdürülebilir büyüme ve insani kalkınma temelinde güçlenmesi, ne siyasi alanda istikrar ve iyi yönetim sağlaması ne de aktif ve yapıcı dış politika temelinde kazandığı “yumuşak güç dış politika kimliği”ni sürdürmesi mümkün olacak.  
Ne kadar can sıkıcı olsa da, şu “hepimiz aynı gemideyiz” klişesiyle gerçekçi bir hesaplaşmayı yapmanın zamanı gelmedimi?..Bu cümle; İnsanların fiziki varlıklarınımı?.Gemidekilerin ortak bir hayata, ortak bir hayale, ortak bir gelecek tasavvuruna sahip olduğunumu varsaymaktadır?..Karanlıkta ıslık çalmanın, “mış gibi” yapmanın âlemi yok, birbirimizi kandırmayalım: Çok uzun bir zamandır “biz” derken, bu topraklarda yaşayan insanların tamamını değil, sadece “biz”e benzeyenleri kast ediyoruz. Dolayısıyla: Bedenlerimiz aynı gemide olabilir fakat ruhlarımız kesinlikle değil.Aynı gemide değiliz, çünkü birbirimizin hayatının düşmanıyız.
Ahmet Hakan, geçtiğimiz günlerde aynı gemide olmadığımızın tezahürleri çok güzel anlatmıştı: “Bir memlekette bir kısım insan... Kafayı yemiş gibi... ‘Ekonomik kriz çıksın, sürüneyim, yeter ki bunlar gitsin’ diyorsa... ‘Aç kalmaya razıyım, yeter ki gidişlerini göreyim’ diyorsa... ‘Dolar yükselsin, param erisin, yeter ki bunlar kaybetsin’ diyorsa... O memleketin memleket olma özelliği kalmamış demektir.‘Hepimiz aynı gemideyiz’ sözünün herhangi bir karşılığı olabilir mi? Biz galiba... Okyanusun tam ortasında çırpınan... Çırpınırken tam ortadan ikiye ayrılan... Ve iki parçası da aynı anda batan... Bir gemideyiz.” (Hürriyet, 1 Aralık 2016).
Toplum olabilmenin sigortası
İki büyük, zıt kutba bölünmüş bir toplum düşünün... Her iki kutupta yer alanlar sadece “karşı taraf”ı eleştirsin ve sadece “bizim taraf”ın haklarını savunsun...Böyle bir toplumun, içinde bütün bireylerin özgürce yaşayabilecekleri bir topluma evrilmesi mümkün müdür?...İktidarların, hiçbir toplumsal grubun özgürlüğüne müdahale edememesinin, yani özgür bir toplumun sigortası, kendi özgürlükleri konusunda hassas olanların, başkalarının özgürlükleri konusunda da hassas olabilmeleridir. Türkiye'nin bir “kültürler savaşı” cehennemine sürüklenmemesinin yegâne sigortası, “bizim kültürümüz” açısından önemli ve anlamlı görünmeyen taleplere de sahip çıkmayı, çıkabilmeyi öğrenmektir.
Karşılıklı anlayışsızlıktan doğan karşılıklı korku; Başkalarının özgürlük alanının genişlemesinin zamanla kendi özgürlük alanını daraltacağına dair korkudur...Bu korku da hiç kuşkusuz,“kutup”ların sadece kendi haklarıyla ve hukuklarıyla ilgili olmalarından,birbirlerinden hiçbir anlayış görmemelerinden kaynaklanıyor. Çünkü;Muhafazakârların önemli bir kısmı AK Parti’nin iktidarı kaybetmesini kendileri için büyük bir tehlike ve felaket olarak görüyor. Kutuplaşma öyle keskin ve düşmanlık öyle büyük ki, iktidar değişikliğinin kendileri üzerinde büyük bir tahribat yapmadan mümkün olamayacağını ve bu yüzden pek çoğu kendi kaderini Erdoğan’ın kaderine bağlı hissediyor.Doğal olarak bu korkuda, Erdoğan ve AK Parti’nin; içlerine sinmeyen, olağan koşullarda onaylamayacakları pek çok politikasına ya sessiz kalarak veya tribünler önünde destek olarak sahip çıkmasına zemin yaratıyor.
Nietzsche; ''Mutluluk parfüm gibidir.kendine bulaştıramazsan, başkasınada bulaştıramazsın.''
Wiliam Shakespeare ''En çok pişman olduğum şey,pişman olaçağım diye yapamadıklarımla,dokunamadıklarımdır.'' diyerek,tavsiyelerde bulunur..
Karar sizlerin..

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri