Referandum ve Kürtler


Bu makale 2017-04-01 19:41:44 eklenmiş ve 484 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

Bu ülkede demokrasiyi tüm kurumlarıyla oturtmak ve içselleştirmek üç temel şartın yerine gelmesine bağlıdır:

 (a) Demokrasi kültürü;Vatandaşın özgür iradesiyle, bu ülkede iktidar olarak görmek istediği partiye, herhangi bir baskı altından kalmaksızın oy verebilmesi ve “azınlık”ları da dışlamayacak adil bir temsiliyete olanak sağlayan bir seçim sistemine sahip olmak gibi kriterlerdir..Son yıllarda demokrasi kültürü anlamında,kimi siyasi engellere ve yüksek seçim barajına rağmen önemli bir yol kat etmiş olmamız...Daha düne kadar “öteki” olarak kabul edilen muhafazakâr Müslümanların iktidara gelmesi ve Kürtlerin de sistem içinde az çok bir yer edinmiş olmaları, bu yoldaki ilerlemenin en somut kanıtlarını teşkil etmektedir.
(b) Askeri vesayet;Askeri vesayetin ortadan kalkması, bu ülkede hükümet olup aynı zamanda iktidar olabilmek anlamına geliyordu.Çok yakın zamana kadar Türkiye’de hükümet olmak ile iktidar olmanın iki farklı durum olduğunu hepimiz görüyor ve yaşıyorduk. Ancak özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, bu ülkede askeri vesayetin çok ciddi bir şekilde gerilediğini ve artık ülkenin tüm temel meselelerinde siyasi iradenin ağırlıklı olarak etkin olduğunu kabul etmek durumundayız.  Kuşkusuz Türkiye demokrasinin en büyük kazanımlarından biri askeri vesayetin gerilemesidir.
(c) Kürt sorunu; Kürt sorunu devam ettiği sürece, ben bu ülkede gerçek anlamda, Batı standartlarında bir demokrasinin inşa edilebileceğine inanmıyorum. Demokrasi kültürü ve askeri vesayet alanındaki kazanımları güvence altına almanın yegâne yolu Kürt meselesinin çözümünden geçmektedir.Kürt sorunu çözüldükten sonra, demokrasiyi pencereden de kovsak o yine bacadan girmeye çalışacaktır.
İster başkanlık ister parlamenter sistem olsun, Kürt meselesinin çözümünde daha elverişli olan hükümet sistemi, bu ülkeye daha çabuk demokrasi getirir. Şimdi parlamenter sistemi biliyoruz.550 kişilik bir meclisten 367 vekilin, 600 kişilik bir meclisten de 401 vekilin ele ele verip Kürt meselesini çözüme kavuşturması imkân dahilinde görünmüyor. Kendisine;sosyal demokrat bir parti olarak bilinen CHP’nin genel başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu, sosyal medya hesabından AK Parti’yi “çözüm süreci” konusunda şöyle eleştirmişti: Oslo’da terör örgütüyle masaya kimler oturdu? Masaya oturulması talimatını kim verdi? Türkiye’yi seviyorsan önce bu sorulara cevap ver?” Ya da “İmralı’daki masaya kimler oturdu? Terör örgütü lideriyle başkanlık pazarlığını kimler yaptı? Adaya MİT müsteşarını kim gönderdi? Kısaca barış sürecinde;AK Parti’nin bütün çabalarına rağmen, meclis meselenin çözümünde ortak bir paydada buluşamadı. 
“Hayır” cephesinin destekçileri olarak ön planda yer alan ulusalcı, İttihatçı-Kemalist blok, başkanlık sisteminin Kürtler açısından daha baskıcı olacağını ileri sürmekte. Şimdi Kürtler, HDP’li vekillere mecliste bile sahip çıkmayan ve cezaevlerine gönderen CHP’ye güvenebilir mi? Kürtler çok iyi biliyor ki, Kürt meselesini inkâr, asimilasyon, zor ve şiddetle ile “çözmek” isteyen her iktidar CHP’nin tereddütsüz desteğini alacaktır. Barış sürecine bile tahammül edemeyen CHP, hangi gerekçelerle Kürtlerin de “hayır” cephesinde yer almasını isteyebilir?..Belli ki hayır” cephesinin ana dayanağı Kürt fobisi olacaktır. Buna karşılık HDP’li vekillerin ve belediye başkanlarının içerde olması, “hayır” cephesine önemli bir gerekçe sunacaktır.Kim bilir, belki de CHP, HDP’lilerin meclisten atılmasına evet derken, biraz da bunu hesapladı.  
Sonuç olarak Kürt meselesinin çözümünde başkanlık sisteminin çok daha avantajlı olduğunu kabul etmek durumundayız. Çünkü bu sistemde meselenin gerçek muhatabı meclis değil, doğrudan doğruya halkoyuyla seçilmiş olan başkan olacaktır. Kürtler bu gerçeği göz önünde bulundurarak ulusalcı, İttihatçı-Kemalist blokun peşine takılmadan Anayasa referandumunda başkanlık sistemine “evet” demelidir.
Sanki OHAL ve KHK’ler parlamenter sistemde yokmuş da, “evet” dediğimizde hep devam edeceklermiş. Sanki eksiksiz bir şekilde işleyen bir denetleme sistemine sahipmişiz de, “evet” dediğimizde yokolacakmış. Sanki parlamenter sistemde devlet memurlarının işten çıkarılması hiç yokmuş da, “evet” dediğimizde başlayacakmış. Sanki sendika, parti ve vakıfların kapatılmasına hiç tanıklık etmemişiz de,  “evet” dediğimizde bunlar da gündeme gelecekmiş.  Sanki seçilmiş bir belediye başkanının görevden alınması ve yerine kayyum atanması, parlamenter sistemde yokmuş da ancak başkanlıkla olabiliyormuş.
Sözün kısası, sanki özgürce örgütlenmenin, toplantı ve gösteri yapmanın, topluca hak aramanın  yegâne yolu parlamenter sistemmiş. Sanki devletin hiçbir neden göstermeden istediği gazeteye el koyması ve gazetecileri tutuklaması başkanlık sistemine özgü bir durummuş. Sanki ülkede şoven milliyetçiliğin ve ırkçılığın yükselerek yaygınlaşması ve iç barışın ebediyen son bulmasının tek nedeni de başkanlıkmış… Sanki CHP parlamenter sistemde HDP’li vekilleri cezaevine göndermemiş ve yurt dışına asker göndermeye de karşı çıkmış!
Neden Kürt sorunu her gün can alıyor, neden Alevi meselesi var? Hani biz laik bir ülkeydik! Haydi diyelim Kürt meselesi etnik bir sorun ve kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanıyor;  peki o kadar güvendiğimiz laik sistem neden Alevi meselesini çözemedi? Neden AK Parti iktidarından önce, bu ülkede Hıristiyanların kiliselerini tamir etmelerine bile müsaade edilmedi?..Bana kalırsa “laik”liğimiz kâğıt üstünde idi.  Çünkü laiklik ve demokrasi birbirlerini tamamlayan olgulardır. Demokrasi olmadan laiklik olmaz.
M. Kemal Atatürk cumhuriyetin ilanını, laikliğin inşasını, şapka devrimini, harf inkılâbını Meclisin inisiyatifine bırakmış olsaydı, bunların hiç biri olur muydu? Bence olmazdı. Mustafa Kemal Kürtlere özerklik sözü vermişti. Eğer yerine getirmek isteseydi, kimse engelleyebilir miydi? Bütün bu işleri Mustafa Kemal’in tek başına yaptığını kabul ettiğimiz için, adlandırırken bile Kemalist devrimler veya Atatürk devrimleri diyoruz.CHP bütün dünya dillerinde “hayır” kampanyası başlatırken, Kürtçe diye bir dil aklına gelmez; buna karşılık Kürtçe bilmeyen bazı AK Partili gazeteci ve yazarlar sosyal medya üzerinde Kürtçe “erê/evet” kampanyası düzenler. Sizce CHP, bütün dünya dillerini hatırlarken Kürtçeyi mi unuttu?   Dünyanın bütün dillerini hatırlayacak, ancak bin yıldır kader birliği ettiğin Kürt halkının dilini unutacaksın. Kürtler Çanakkale’de ve bütün diğer savaş cephelerinde Türk kardeşleriyle birlikte ölüme gidecek, hattâ son Kıbrıs çıkartmasında bile “bizi de gönüllü olarak askere alın” diye askerlik şubeleri önünde kuyruklar oluşturacak, ama sen Kürtçedeki tek hecelik “na/hayır” kelimesine bile tahammül etmeyeceksin.
HDP’yi ulusalcı-İttihatçı-Kemalist blokun peşine takmakta ısrarcı olan kimi politikacılar (daha çok Kemalist gergedanlar), AK Parti ve MHP’nin başkanlık sistemi ittifakının “faşizmi” getireceğini ileri sürmekte. Şimdi 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasını hatırlayalım. Sayın Selahattin Demirtaş “ne içerde ne de dışarda AK Parti ile ittifak yapmayacaklarını” dile getirdikten sonra, bir CHP+HDP koalisyonundan söz etti. CHP’nin 132, HDP’nin 80 milletvekili çıkardığı seçimde, hükümet kurmak için 276 milletvekili gerekiyordu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, “MHP ve HDP ile bir koalisyon kurmalıyız” derken, CHP lideri Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye “başbakanlık” bile teklif etti (ama Bahçeli bu teklifi reddetti). Şimdi eğer HDP, CHP ve MHP ile bir koalisyon hükümetini kurmuş olsaydı bu “demokrasi”  sayılacaktı; oysa AK Parti’nin başkanlık sistemi için MHP ile ittifak etmesi “faşizm” mi olacak? 
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP, Ekmeleddin İnsanoğlu ismi üzerinde anlaşmışlardı. Bu tür ittifaklar Türkiye siyasetine yabancı değil. Bugün de AK Parti, başkanlık sistemi için MHP ile anlaşmış bulunmakta.Kürtler şunu görebilmelidir: Kürt meselesinin çözümü açısından, parlamenter sisteme kıyasla başkanlık sistemi her açıdan daha iyidir, çünkü muhatap yaratmaktadır. Değil başkanlık sistemi; iddia ediyorum ki padişahlık sistemi bile, Kürt meselesinin çözümü açısından Türkiye’deki var olan parlamenter sistemden daha iyidir. AK Parti’nin barış sürecini buzdolabına koymasının kabaca üç nedeni var: (1) Parlamenter sistem ve meclis engeli; (2) PKK ve HDP’nin, doğrudan doğruya muhatabın iktidarını hedef alması; (3) taraflara güven veren bir arabuluculuk mekanizmasının yokluğu.
AK Parti’yi anayasa değişikliği konusunda MHP ile ittifak yapmaya zorlayan, hattâ mecbur bırakan, HDP’nin politikaları oldu. Henüz 7 Haziran 2015 seçim gecesinde,  HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kameraların önüne çıkarak “Biz AK Parti ile içeriden ya da dışarıdan koalisyon yapmayacağız” dedi. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti 258, CHP 132, MHP 80, HDP 80 sandalye kazanmıştı. AK Parti tek başına iktidar olamadığı için, ya CHP ve/ya MHP ile koalisyon kuracak, ya da seçimlerin yenilenmesi politikasını gündeme alacaktı. Nitekim AK Parti ikinci seçeneğe yöneldi ve 1 Kasım seçimlerinde 317 milletvekili çıkartarak tekrar tek başına iktidar oldu.
Selahattin Demirtaş’ın “Biz AK Parti ile içeriden ya da dışarıdan koalisyon yapmayacağız” dediği 7 Haziran gecesi, Türkiye’de halen iktidar partisiyle, yani AK Parti ile yürütülen bir barış süreci devam etmekteydi ve henüz buzdolabına kaldırılmamıştı. Eğer HDP, barış sürecini binbir zorlukla devam ettiren ve sırf Kürt meselesini çözmeye kalkıyor diye CHP ile MHP tarafından iktidardan düşürülmek istenen AK Parti ile koalisyon kurmak istemiyorduysa, kiminle koalisyon kurabilirdi? Şüphesiz hiç kimseyle. Peki, CHP veya MHP, hiçbir zaman “biz iktidar olsak barış sürecini devam ettireceğiz” dedi mi? Hayır, demedi. HDP  “Biz AK Parti ile içeriden ya da dışarıdan koalisyon yapmayacağız “ dediğinde, iktidarını daha yeni kaybetmiş olan AK Parti, bundan böyle tek başına barış sürecine devam edebilir miydi? Bence çok zordu.  Peki, AK Parti buna rağmen barış sürecini hiç olmazsa legal boyutta HDP ile sürdürmedi mi?  Sürdürdü.  O halde “barış süreci” gibi ağır bir sorumluluk gerektiren bir konuda AK Parti HDP ile “işbirliği” yapacak; buna rağmen HDP barajı aşıp Meclise 80 vekil gönderdiğinde, AK Parti ile koalisyon kurmayı bile konuşmayacak -- bu, ne demektir?
Albert Einstein, “Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir” diyordu. Kemalistlerden Kürdün hayrına bir şeyler beklemek aptallıktır.
Şimdi Kürtler, tek hecelik bir Kürtçe kelimeye bile tahammül etmeyen CHP’ye mi, yoksa Mesut Barzani’yi karşılama töreninde Ankara ve İstanbul’da Kürdistan bayrağını göndere çeken AK Parti’ye mi güvensin?  26 Şubat 2017’de Başkan Barzani’yi karşılama töreninde Kürdistan bayrağını göndere çeken Türkiye’deki iktidar partisi, bir kez daha tüm dünyadaki 50 milyon Kürdün kalbine dokundu. Bu jestiyle Türkiye, bin yıllık Türk- Kürt kardeşliğini teyit ederken, asla bir İran, Irak veya Suriye olmayacağını da gösterdi.Kürtler 16 Nisan’da Başkanlık için “evet” dediklerinde,  Kürt sorunun çözümü yolunda önemli bir eşiği geride bırakacaklarını bilmelidirler.
 
 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri