AK PARTİ NE YAPMAK İSTİYOR ?


Bu makale 2017-05-31 05:15:57 eklenmiş ve 458 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

AK Parti kurulduğundan beri hem ülkenin temel meseleleri konusunda, hem uluslararası alanda, hem de eski rejimin oligarklarına karşı verdiği mücadelede yaratıcı, umut veren, iyi bir gelecek vizyonu çizen, sonuç alıcı, çözüm üreten veya vadeden politikalar üretmek konusunda çok başarılı ve  rakiplerine arayı kapatamayacakları deparlar atan bir parti yapısını,ilk kurulduğu günden beri korumaya çalışmaktadır..Son gelişmelerden ne kadar yıpratılmaya çalışılmış olursa olsun; Diğer partilerle arasındaki mesafe eskisi kadar aşılmaz görünmese de, AK Parti hala alternatifsiz ve hala ileriye doğru yol alma hevesinde olan bir “sosyoloji” Partinin arkasında bekleyişini sürdürüyor.  

Bu nedenlede AK Parti, temsil ettiği toplumsal çoğunluk ve kullandığı büyük siyasi güçle hepimizin kaderi üzerinde tayin edici bir ağırlığa sahip. Onun tutturduğu yön ve yaşadığı yapısal dönüşümleri tartışmak, anlamak, etkileşim yolları aramak zorundayız.“AKP’de neler oluyor” sorusu, “Türkiye nereye gidiyor” sorusudur aslında.Yani AK Parti kurulduğundan bu yana; önce parlamenter çoğunluğu yakalayarak, sonra adım adım rejimin gerçek güç kullanıcılarını geriletip “iktidar sistematiğini” bozarak yönetim hiyerarşisinin merkezine yerleşmeyi başardı ve güçünü darbe tehdidi ve statükodan alan yapılanmayı kırarak,toplumun düşünme,tartışma alanını genişletti.  
Muhalefet bu gelişmelerden ders alaçağına; 2002 seçimlerine gidilirken bütün merkez medya AK Parti’nin karşısında yer alıyordu. Ceza alan Erdoğan için kullanılan “muhtar bile olamaz” ifadesi, hukuki bir tesbitten ziyade memnuniyet duyulan bir hali anlatıyordu. Bazen doğrudan, bazen ima yoluyla,AK Parti,nin iktidar yolunda ilerlemesine izin verilmeyeceği; sandıktan çıksa dahi zinde kuvvetlerin İslâmî kimliği ağır basan bir partinin yönetimine razı olmayacağı ve onu bir biçimde alaşağı edeceği söyleniyordu. AK Parti seçimleri kazandı ve iktidara geldi.Cumhurbaşkanı Sezer bir vesayet odağı olarak iş gördü. Ordu kıpırdanmaya, ufaktan darbe temrinleri yapmaya başladı. Yargı, eline her fırsat geçtiğinde iktidarın önüne taş koymaktan imtina etmedi.2007’e gelindiğinde endişeli laikler sahaya sürüldü. Cumhuriyet Mitingleri namıyla yapılan etkinliklerde horlanan, salt parti olarak AK Parti değildi; ona oy veren kanlı canlı insanlardı. Askeriye, oluşumuna katkıda bulunduğu fırsatın üstüne atlayıp AKP’ye muhtıra verdi. Ordu rejimin muhafızıydı; demokratik ve dolayısıyla meşru bir çoğunluğu olsa da, AK Parti içinden birinin Çankaya’ya çıkmasını münasip görmüyordu.  
AK Parti muhtıranın altında kalmadı; ertesi gün cevabını verdi, ordunun siyasi otoritenin emri altında olduğunu hatırlattı. Ardından erken seçim silâhını çekti ve halkın verdiği destekle bu badireyi atlattı. Ne var ki kendilerini rejimin sahipleri olarak görenlerin pes etmeye niyetleri yoktu. Yedekte tuttukları bir diğer mühimmatı devreye soktular. AKP’ye karşı kapatma dâvâsı açıldı.2009'da Başbakan Erdoğan yönetimindeki hükûmet, çeyrek asırdır süren ve resmî rakamlara göre 40 binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine yol açan Türkiye-PKK çatışmasını bitirmeye yardım edecek bir plan duyurdu. Avrupa Birliği tarafından da desteklenen çözüm süreci planıyla birlikte tüm medya yayınlarında ve siyasi kampanyalarda Kürtçe kullanımına izin verildi, ayrıca daha önceden Türkçe isimlerle değiştirilen Kürtçe şehir ve kasaba isimlerinin yeniden yapılandırılması kararı alınarak,ayrıca çıkarılan yasayla birlikte silah bırakan PKK mensuplarının eve dönüşleri ile sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirlerin alınması kararlaştırdı.Gerek iktidar tecrübesi, gerekse 2010 halk oylaması ve 2011 seçimlerinde elde edilen zaferler, AKP’nin sistemin bilinen güç odakları karşısındaki direncini yükseltmişti. Fakat tam o noktada yeni bir güç devreye girdi. Aynen sistemin olağan şüphelileri gibi, siyaset oyununun dışında kalıp siyasetteki payını yükseltmek isteyen bu güç,Feto,çulardı.O âna kadar vesayetin tasfiyesi sürecinde AKP ile beraber hareket eden ''Feto'',artık AKP’nin karşısındaydı.
İlk İşareti  2012’deki 7 Şubat hamlesiyle verdi.Görünüşte MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, aslında Başbakan Erdoğan’ı hedef alan bu girişim, artık suların çok farklı akacağının habercisiydi.Önce Gezi Olayları,akabinde 17 ve 25 Aralık operasyonlarıyla AKP iktidardan düşürülmeye çalışıldı. Karşılığında AKP hemen tavrını koydu;olan biteni “darbe “ olarak niteledi, hedefin bütün bir AKP döneminin ve tabanının kazanımlarını berhava etmek olduğunu belirtti. “30 Mart’ı çıkaramaz” denilen Erdoğan, tabanını arkasına alarak hem 30 Mart’taki yerel seçimlerden, hem de 10 Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önde ve başı dik çıkmayı başardı.23 Kasım 2011'deAnkara'daki bir televizyon konuşması sırasında Erdoğan, birçok Alevi ve Zazanın öldürüldüğü Dersim Katliamı için özür diledi.28 Ağustos 2014'te yemin etti ve Türkiye'nin on ikinci cumhurbaşkanı olarak göreve başladı.
CHP ise,25 Ağustos 2014 tarihinde, cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın, seçilmesinin ilan edilmesinden itibaren Başbakanlık ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanlığı’ndan istifa etmeyip bu görevleri devam ettirmesi nedeni ile etkili başvuru, adil yargılanma ile seçme ve seçilme haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi bu başvuruyu,oy birliğiyle red etti.15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde örgütlenmiş olan FETÖ,çülerin darbe girişimi, 16 Temmuz sabahı, darbe girişimi bastırıldı ve askerler silahları ile birlikte teslim oldu.“Bekara karı boşamak” kolay derler.Unutanlara hatırlatmak isterim. 15 Temmuz müthiş bir olaydı. Tarihimizdeki en korkunç darbe teşebbüsüydü. Yüzlerce insan bir gece içinde alçakça katledildi. Binlerce insan bazıları ağır olacak ve kimi vücut uzuvlarını kaybedecek şekilde yaralandı. Cumhurbaşkanı tüm ailesiyle birlikte kaçırılmak, öldürülmek, yok edilmek istendi.15 Temmuz alçak darbe teşebbüsüne bu büyük toplum kahramanca direndi.Tepeden tırnağa silahlı darbecilere silahsız olarak karşı koydu. Destan yazarak, önceden kimsenin tam olarak tahmin edemeyeceği kadar yaygın ve örgütlü bir suç şebekesinin amacına ulaşmasını engelledi.
Artık serüveninin ikinci evresinde bulunan AK Parti, yolun başındaki AK Parti’den çok farklı ve başka bir form kazanmış halde karşımızda duruyor ve gelinen nokta, iki karşıt sosyal-siyasal gücün çatışması ve çarpışmasının, önceden niyetlenilmemiş ve öngörülmemiş bir sentez durumuna gelindiğini gösteriyor.. Bu sentez mücadelesinin dört alanı var: Toplumsal, siyasî, idarî ve hukukî ayaklar. Toplumsal ve siyasal mücadele kazanıldı. FETÖ ne toplumsal ne de siyasal bir meşruiyete ve karşılığa sahip. Halk içinde lanetli bir örgüt olarak tanınıyor ve anılıyor.İdari ve hukuki mücadelenin kazanılmasının temelini ise,yeni sistemin kurulmasında görüyor..Çünkü;Yıllardır ‘parlamenter’ dediğimiz ama aslında ‘bürokratik vesayet altında çok partili düzen’ diye adlandırılmasına rağmen çalışmıyan,bir sistemle yaşadık..Şimdi Türkiye’nin önünde,statükocu zihniyetin tutumu nedeniyle açılan bir imkân var.AKP bu imkâna tutunarak reform yoluna doğru kalıcı bir geçiş yapmak istiyor. Üstelik bunun iktidarı sürdürmeyi riskli hale getirdiğini bilerek.Çünkü parlamenter sistem devam ettiği takdirde önümüzdeki on, belki yirmi yıl daha AKP’yi sandıkta yenmek hemen hemen imkânsız. Bu parti vahim hatalar yapmadıkça, kendi içinde parçalanmadıkça böyle bir ihtimal gözükmüyor. Türkiye’nin ideolojik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda tam anlamıyla özgürleşmesi için gereken reformların yerleşmesi, muhtemelen uzun yıllara muhtaç.Oysa başkanlık sistemi sonuçta iki kişi arasında bir seçime indirgendiği ölçüde, AKP karşıtlarının her zaman AKP adayına karşı ortak ve etkili bir aday çıkarması mümkün…Bu da yüzde elli civarında sanılan oyların ve hemen her seçimde muhalefet adayının seçilebilme ihtimali olduğu gibi,becerilebilirse siyasi hayatımıza da radikal bir ‘yenilik’ getirmiş olacak.
Nasıl diye sorarsanız; Yukarda yazmaya çalıştıklarıma,73 yıl süren büyük Dersim Katliamı sessizliğini,2011 yılında “mezhepçi” olmakla suçlanan Erdoğan’ın devlet adına özrü bozmamışmıydı? Önce 1936 Beyannamesi daha sonra Kıbrıs meselesinin hararetiyle 1974’teki Yargıtay’ın verdiği kararla gayrimüslim vakıflarının el konan mallarını, arazilerini iade etmek de 77 ve 30 yıl sonra aynı “İslamcı” iktidara nasib olmamışmıydı? 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kilise inşaat iznini de AK Parti iktidarı vermedimi? 1934 Trakya Pogrom’undan beri atıl haldeki ilk sinagogu da bu “anti-semitik”  iktidar onarıp, törenle açmadımı? 100 yıl sonra Ahtamar adasındaki Ermeni kilisesini onarıp ibadete açan, Sümela Manastırı’nda ilk ayine izin veren…İlk resmî Holokost anması,da bu  partinin ilkleri listesinden değilmi?.60 yıllık askerî vesayeti sonlandırmak ve 60 yılın bütün darbelerini yargılamayıda bunlara ekliyelim.
Sonuçta durum malum fıkraya benziyor: Bektaşi’nin önüne iki kadeh şarap konmuş ve hangisinin daha iyi olduğunu söylemesi istenmiş. Bektaşi birini içtikten sonra diğer kadehtekinin daha iyi olduğunu söylemiş. ‘İyi de’ demişler, ‘sen henüz diğer kadehi içmedin ki…’ Bektaşi ‘gerek yok’ demiş, ‘bu içtiğimden daha kötü olamaz…’ 

 

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri