Aslında Hepimiz Bir Parça Milliyetçiyiz


Bu makale 2017-06-14 13:21:05 eklenmiş ve 492 kez görüntülenmiştir.
İbrahim Korkmaz

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın bir daha o ölçüde yıkıcı bir kavgaya girişmesinin imkânsız olduğunu düşünenler, 1939’da yanıldıklarını anladılar; “daha kötüsü”yle karşılaştılar ve çok şaşırdılar.Sadece 30 yıl içinde insanlık tarihinin gördüğü en büyük iki yıkımı yaşayanların, normal olarak bir daha iyimser bir beklenti içine girmemeleri beklenirdi, fakat öyle olmadı; İkinci savaşın sona ermesinden sonra başlayan, Soğuk Savaş parantezinin de geçilmesinden sonra iyice güçlenen bir iyimserlik eğilimi bütün dünyaya dalga dalga yayıldı. Bu iyimserlik temelsiz değildi, çünkü altında, savaşlara ve yıkımlara neden olan milliyetçiliğin yeşerdiği toprağı çoraklaştıracağına inanılan küreselleşme süreci yatıyordu.Ne var ki,bütün insanlığa daha fazla refah ve barış vaat eden küreselleşmenin, yolunda ilerledikçe vaatlerinin tam tersi sonuçlar üretebileceği ortaya çıkmaya başladı.En başta “sonsuz barış” vaadi çöktü.  
Sermayenin “ucuz işgücü”lü ülkelere akını ile,büyük devletlerin dünyadan pay kapma ve hâkim olma yarışının dünyanın doğusunda büyük yıkımlara ve göçlere yol açması, Batılı zengin ülke yurttaşlarında büyük bir tedirginliğe yol açtı. Kendi “milli” sermayelerinin işgücünün daha ucuz olduğu yerlere göçü zaten ülkelerinde bir işsizlik kaynağı olarak işliyordu, şimdi, Doğu’dan Batı’ya yönelik mülteci akını, onlardaki istihdam kaygısını daha da büyüttü ve Doğu’ya karşı ırkçılığa varan milliyetçi duyguları kışkırttı.Tabii meselenin terör boyutu da var. Batı’nın refah toplumları, nedenine nasılına hiç bakmaksızın Doğu’dan gelen terör dalgasını Doğu’nun “vahşiliğine” ve inancına (İslamiyet) bağlıyorlar ve terör saldırılarından korunmak için önerilen bütün içe kapanmacı (madalyonun öbür yüzünde dışlayıcılık var elbette) politikaları desteklemeye başladılar...
Ne yazıkki her şeyden önce, dünyadaki toplam zenginliği tahmin edildiği gibi artıran küreselleşmenin, zenginliği bu ölçüde eşitsiz dağıtacağı hesaplanamadı. Bu, hem zengin ülkelerdeki huzursuzluğu hem de onların dışında kalan dünyadaki huzursuzluğu büyüttü.Fakat en önemlisi, zenginiyle fakiriyle bütün ülkelerdeki insanların duyguları hesaba katılmadı. Bireyler gibi toplumların da kendilerini güvende hissetmediklerinde, korku ve endişe içine girdiklerinde bir yerlere sığınma ihtiyacı duyacakları hesaba katılmadı. Oysa küreselleşmenin yol açtığı tedirginlik büyük bir korkuya ve endişeye yol açarak,milliyetçiliğin gelişerek artmasını sağlamış ve onu yeniden korkunun kurtarıçısı inançına çıkartmıştır.
Bu konuda uzman bir yazar olan,George Orwell,in “düşünme şeklimizi milliyetçilik”olarak adlandırdığı  ve iki anlam yüklediği makalesinin İlki,“insanların böcekler gibi sınıflandırılabileceğini ve milyonlarca, on milyonlarca insanın rahatlıkla ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diye etiketlenebileceğini varsayma alışkanlığıdır.”,İkincisi ise “insanın kendini tek bir ulusla veya başka birimle özdeşleştirerek, onu iyinin ve kötünün ötesine yerleştirip onun çıkarlarına hizmet etmekten başka bir görev tanımamasıdır.”tezlerini açıklamaktadır...
Bu tezlerinde,Orwell ; ''oldukça muğlak tanımlanan ve bazen birbirlerinin yerine kullanılan milliyetçilik ile vatanseverliğin arasına kesin bir çizgi çizerek, onları birbirinden ayırıyor.Vatanseverlik, kişinin belli bir yere ve yaşam biçimine bağlılığını ifade eder.Kişi,dünyada daha güzel bir yer veya daha iyi bir yaşam biçimi olmadığını düşünebilir ama onu başkalarına dayatmaz. Oysa milliyetçilik farklıdır; hem askeri hem kültürel alanda bir iktidar arzusunu, bir dayatma arzusunu yansıtır.''
Orwell,e göre; “daha iyisini bulamadığı için” milliyetçilik diye tarif ettiği düşünce biçiminin, siyasal yelpazenin her tarafını etkisi altına aldığı iddiasındadır. Milliyetçilik, bu çerçevede, komünizm, siyasi Katoliklik, Siyonizm, anti-semitizm, Troçkizm veya pasifizm gibi çok çeşitli hareketleri ve eğilimleri de içine alır.Milliyetçinin ille de bir ülkeye ya da hükümete sadakat duyması, ya da bütün bir hayatı ona göre tanzim ettiği birimin gerçekte var olması gerekmez. “Yahudilik, İslam, Hıristiyanlık, proletarya ve beyaz ırk, hepsi de tutkulu bir milliyetçilik duygusunun nesnesidir; ama gerçekte var olup olmadıkları ciddi bir şekilde sorgulanabilir ve hiçbirinin evrensel kabul gören bir tanımı yoktur.”  
Orwell,Milliyetçiliğin davranış kodlarından iki tanesinin özellikle altını çiziyor.Biri, her meseleyi temelde bir prestij yarışı olarak görmesidir. Bir milliyetçinin beslediği duygular olumlu da olabilir, olumsuz da. Zihinsel becerilerini bir fikir veya pozisyonu desteklemek için de kullanabilir, karalamak için de. Ama her koşulda düşünceleri galibiyet ile mağlubiyete, üstün gelmek ile küçük düşmeye yöneliktir.“Tarihi ve özellikle yakın tarihi büyük iktidar birimlerinin sonsuz şekilde yükselişi ve çöküşünden ibaret görür ve meydana gelen her olay ona kendi tarafının iyiye, nefret ettiği rakiplerinin ise kötüye gittiğinin kanıtı olarak görünür.”Diğeri, her hadiseyi galibiyet ve mağlubiyet karşıtlığına yerleştirmekle birlikte, milliyetçiler “başarıya tapan” kişiler olarak görülmemelidir. Çünkü milliyetçi, her halükarda güçlü tarafta yer almak gibi basit bir ilke ile hareket etmez. Tersine, bir milliyetçi önce tarafını seçer ve sonra o tarafın en iyi ve güçlü olduğuna kendini ikna eder. Zamanla ortaya çıkan gerçekler onun bu düşüncesinin yanlış olduğunu şüpheye yer bırakmayacak derecede kanıtlasa da, milliyetçi inandığından vazgeçmeyebilir.Örneğin“Her milliyetçi, dürüstlükten en aleni şekilde sapmaya muktedirdir ama aynı zamanda -kendinden büyük bir şeye hizmet ettiğinin bilincinde olduğundan - haklılığına sarsılmaz bir güven duyar.” 
Bu gibi hususları içeren, geniş sayılabilecek bir izahatın ardından, Orwell milliyetçi düşünme tarzının üç önemli özelliğinin altını çiziyor: Birincisi, saplantıdır.İki yönlüdür bu saplantı: Bir milliyetçi hem “kendi” tarafının üstünlüğüne hem de “karşıt” tarafın düşkünlüğüne saplantılı bir inançla bağlıdır. Eleştiri kabul etmez; karşıtının haklı olabileceği ihtimaline bile tahammül edemez. Eğer biri, onun tarafının hatalı olduğuna dair en ufak bir imada bulunup da karşı tarafı az buçuk övecek olsa, bundan çok büyük bir rahatsızlık duyar, huzursuzluğa kapılır.İkincisi,istikrarsızlıktır. Milliyetçi, kendini şu veya bu ilkeye, değere veya birime adamış olabilir. Ama bu, milliyetçinin kendini adadığı ilkenin, değerin veya birimin ilânihaye değişmeyeceğini göstermez. Zaman içinde aynı milliyetçi, başka bir ilke, değer veya birim ile de aynı adanmışlık ilişkisini kurabilir. Dolayısıyla milliyetçinin sadakati, kolayca başka bir yere aktarılabilir.Üçüncüsü, gerçeğe kayıtsızlıktır.İşine yarayanı parlatıp, işine gelmeyeni görmezden gelmektir. Eğer bir olgu “dâvâ”sına hizmet ederse, milliyetçi o olguyu alır, allar pullar, gündemin zirvesine çıkartır ve herkesin gözünün içine sokmaya çalışır. Aksi olursa, yani bir olgu içinde bulunduğu tarafa zarar verecek gibiyse, bu takdirde milliyetçi hem kendi gözlerini kapar hem de başkalarının söz konusu gerçeği görmesine mani olmaya gayret eder.
“Milliyetçiler kendi taraflarının yaptığı vahşeti tenkit etmemekle kalmazlar, bunlarla ilgili bir şey duymamak konusunda da olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler. Hitler’in İngiliz hayranları toplama kamplarının varlığını altı yıl boyunca öğrenmemeyi becerdi. Alman toplama kamplarını en yüksek sesle ve şiddetle eleştirenler ise Rusya’da da toplama kampları olduğunu genellikle ya hiç bilmiyor ya da hayal meyyal farkında.”  
Kısaca Orwell,yazısında, 1930 ve 1940’ların Britanyası ve hattâ genel, evrensel düşünce ortamını açıklamaya çalışmaktadır.Ama onun makalesinde 2010’ların Türkiyesini görmek de mümkün.Gerçekten de Orwell’in ifade ettiği şekliyle milliyetçilik, Türkiye’nin siyaset ve düşünce dünyasına giderek daha fazla sirayet ediyor. Kendi mahallesine ve grubuna sığınanların sayısı artıyor. İnsanları blok olarak “iyi” ve “kötü” olarak tasnif etmek yaygınlaşıyor.Her grup kendisini doğruluğun yegâne temsilcisi görürken karşıtını şer’in müsebbibi olarak takdim ediyor.Her birim kurtuluşu sadece kendi reçetesinde bulurken karşıtlarının bütün söylemlerini ve eylemlerini felâketle eşdeğer tutuyor. Böylelikle problemlere akılcı şekilde yaklaşmak ve hakikat arayışı anlamında makul bir tartışma yapmak mümkün olmaktan çıkıyor.
Hülasa, Orwell’in tuttuğu aynadan bakınca, hepimizin -- hadi biraz insaf edelim, kahir ekseriyetimizin -- şu veya bu şekilde milliyetçilikle malûl olduğunu söylemek haksızlık teşkil etmese gerektir. 
Hikâye bu ya; Napolyon Bonapart, savaşa girdiği orduyu yenilgiye uğratır. Savaştığı ordunun komutanı da Napolyon’un orduları tarafından esir alınmıştır. Napolyon, esir düşen generalin üniformasının giydirilip çadırında akşam yemeğine getirilmesini emreder.  Askeri nezaket bunu gerektirir çünkü… Üniformasını giyen general Napolyon’un çadırına girer girmez, böbürlenen bir tavırla Napolyon’a “Biz, üzerimizdeki üniforma, onurumuz şerefimiz için savaşıyoruz. Sen ise para için savaşıyorsun” der. Napolyon gülümseyerek, “Haklısın, insan kendinde eksik olduğunu hissettiği şey için savaşır…”  diye cevap verir.

(*) George Orwell, “Milliyetçilik Üzerine Notlar”; Faşizm Kehanetleri (çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2016)  içinde, s. 31-54.

 

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Gazete Gölbaşı - Gölbaşı Haber Ajansı
Basın ve Yayın Haber Siteleri
© Copyright 2013 Gazete Gölbaşı. Tüm hakları saklıdır. Bu site GAP Gazeteciler Birliği ve KOMMANGENE Gazeteciler Cemiyeti Üyesidir.
Gölbaşı Siyaset
Gölbaşı'nda Siyaset
İsi Mutlu
AK Parti Mitingi
Belediye, Kaymakamlık, Valilik Bültenleri
Gölbaşı Spor
Muay Thai
Gölbaşıspor
Gölbaşı Eğitim
Çanakkale Zaferi
E-sgk
Gölbaşı Sağlık
Gölbaşı Asayiş
Milli Sporcu
Gölbaşı Vefat
Asayiş
Gölbaşı Devlet Hastanesi
Gölbaşı Asayiş Bültenleri